HERŞEY KONTROL ALTINDA!

10 Aralık 2009 Perşembe

Sizin de benim gibi gözünüzden kaçmış olabilir. Okuyup kafa yormamış da olabilirsiniz, inceleyip “yok artık” demiş de… Ben okumamışım, yurt dışından bir yakınımın www.erictric.com adresi üzerinden gönderdiği link sayesinde bilgiye ulaştım.
2010 yılında sadece bize ve beklenen o ki Türki Cumhuriyetlere ve İslam ülkelerine hitap edecek bir arama motorumuz olacak ve bu kapsamda bir iletişim ağı kurulacak: ANAPOSTA!!!!
Merkez posta denseydi çok göze batardı, Ana deyince biraz duygusal olmuş. Anadolu, analar ağlamasın, ana gibi yar olmaz, ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar vs vs…
Haber bültenine göre kısaca sistem şöyle işleyecek:
Her çocuk doğar doğmaz nüfus cüzdanına ona ait bir e-posta adresi yazılacak. 70 milyon kişinin TC kimlik numarası eşleşmesi seviyesinde kullanılabileceği bir mobil ağ sağlanmış olacak. Yahoo, Hotmail, Gmail gibi yabancı(!) ve güvenli olmayan(!) posta adresleri-ağları kullanılmamış olacak. İslam ülkeleri ile Türk cumhuriyetleri, Türkiye’nin posta altyapısını tercih edecek. Böylece uluslararası büyük bir ağ ve internet haberleşme ortamı sağlanmış olacak.

Bir de Youtube’un ne zaman açılacağını sorup duruyoruz ya, onu da unutalım, çünkü Youtube yetkilileri ile sitenin Türkçe sürümü için görüşmeler sürüyormuş.
Hatta yakında Gmail,  Yahoo ve Hotmail’i de unutmak zorunda kalmamız şaşırtıcı olmaz.
Satırlarıma Ekşi Sözlük’ten alıntı yaparak son verirken hepinize demokratik, özgür ve gözetlemesiz günler dilerim…
El Fikir demiş ki….
“İşin en güzel tarafı da şu: artık e-maillerimize ulaşmak için yurtdışı bağlantısına ihtiyacımız olmayacak. yani yüce devletimizin yüce çıkarları için google, yahoo, msn, youtube (aheh), facebook gibi en majör siteler kapatılmış/engellenmiş bile olsa, devletimizin emirleri, bakıp inceleyip kötü kötü yazışmalar yapmadığımızı bilebildiği mail adresimizden bize ulaşabilecek.
ne pesimist, nihilist, anarşik, modernlik düşmanı insanlarınız; böylesine muhteşem gelişmeleri bile eleştiriyorsunuz. çık çık size.


Akincibeyi demiş ki…
“tasarruf sağlayan bir hizmettir.

kişisel bilgilerimizin takibi için eskiden devletimizi çok uğraştırıyorduk. gmail'di hotmail'di götmail'di nereden adresimizi bulacağını bilemiyordu teknik takipçi amcalar.
allahtan şimdi anaposta çıktı da işgücü, personel ve zaman kayıpları minimuma indirildi.


FLAŞ FLAŞ FLAŞ!!!!
Sayın okuyucular, size bir son dakika gelişmesi aktarıyoruz:
Truveo Ocak 2006‘da AOL tarafından satın alınmıştı.  America OnLine (AOL) ABD'nin ve dünyanın en büyük internet servis sağlayıcısı ve şirketi durumunda bulunuyor.
Kaynak:milliyet.com.tr

Read more...

ANKETÖRLER ARANIYOR

7 Aralık 2009 Pazartesi

Üzerinize üzerinize gelirler….
Bazılarının gözlerinde mahcubiyet, bazılarınınkinde saldırgan bir ifade.
Siz yan yan yürümeye başlarsınız, onlar daha ataktır, olmayı planladığınız yere sizden önce varırlar.
Karşınızdadırlar.
Aslında bilirsiniz, gençtirler ve ihtiyaçları vardır bu işe.
Evet bazen kendilerini acındırıp itici olurlar ama…
Üç kuruş para aldıklarını, bazen onu bile alamadıklarını tahmin edersiniz.
Ya da sizin vereceğiniz birkaç liranın içinden çıkar payları.
Ama bir şey  korkutur sizi, göz göze gelmeden, yan yan kaçmak istersiniz.
“Bakar mısınız?” derler, bakmazsınız.
Neden korkarsınız?
Belki hayır diyemeyip cebinizdeki son parayı verecek olmaktan…
Belki onların soracağı sorulara yanıt vermeyi zaman kaybı gördüğünüzden.
Sattıkları derginin görüşlerine tamamen karşı olduğunuzdan.
Ya da bir zamanlar benzer bir yöntemle fark etmeden devre mülk sözleşmesi imzalayan birini dinlediğiniz için.
En çok orta yaşlı annelerin cevap verdiğini görürsünüz, dikkat edin. Yavrulara kıyamayan anneler…
Gazetelerdeki iş ilanlarına bakıyorum. ANKETÖRLER ARANIYOR. Her yıl, her ay, her gün ANKETÖRLER ARANIYOR.
Aranan anketörler mutlaka bulunuyor.
Evde oturmak yerine yüzünü karartıp insanların üstüne atlamayı tercih eden gençler nerede arasan bulunuyor.
Onlar sormak istiyor, satmak istiyor, biz kaçıyoruz.
Ne zaman onlardan –sadece soran değil satan-birine rastlasam vicdanımla son kuruşlarım savaşıp duruyor.

Read more...

YOO KAYBOLMADIM, TRAFİK SIKIŞIKTI

2 Aralık 2009 Çarşamba

İstanbul’da çok güzel kayboluyorum. Direksiyondayken…

Gideceğim yeri bilmiyorsam arıyorum, bir bilene soruyorum. Ama o bilenler mutlaka en önemli ayrıntıyı bana söylememiş oluyorlar. Misal bir hastaneye gideceğim, E-5’in üzerinde. Hastanenin önüne nasıl çıkacağım diyorum. Bilmem ne çıkışından çık, köprüden karşıya geç diyorlar. Gidiyorum gidiyorum, hastane kilometrelerce geride kalıyor, yok öyle bir tabela. O çıkışı çoktan geçmiş olduğumu artık anlayabilecek kıvama gelip ilk sağdan çıkıyorum. Kendi çabalarımla hastaneye varıp işimi bitirip çıktıktan sonra o kişi arıyor.. “Eee neyin varmış?” diyor. “Ben iyiyim de senin tarifinle yolu bulamadım. Öyle bir çıkış yoktu.” “Aa doğru ya, önce bilmem ne çıkışından çıkacaktın, bir sonraki tabelada yazıyordu benim dediğim.” Sağol yaaa…
Bir akşam vakti “Büyükçekmece’ye gel, mangal başındayız” dedi sevdiğim dostlar.  Gözü kararttık çıktık yola. Havada yağmur, arka koltukta kızım Yağmur. Ben daha kendi semtimden çıkar çıkmaz kayboldum. Ama yiğitliğe de b.k sürdürmek istemiyorum, arıyorlar, “geldim, gelmek üzereyim” diyip duruyorum. Ama aslında nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim yok. Biraz iç güdülerimle biraz da yüksek binaların aşina görüntüleri ile malum yere yaklaştım. Ama girmek mümkün değil. Üç benzin istasyonu, iki taksici hep aynı şeyi söylüyor. “Giderken sağda girişi var. Ama öyle belirsiz bir yer ki, normalde buradan U dönüşü olmaz diye düşüneceğiniz bir yer. İşte oradan U dönüşü yapacaksınız.”  Yani normalde yapılmayacak gibi görünen yeri gece vakti fark edip U dönüşü yapacaksın. Allah’a emanet… Neyse başardım onu da… Niye geciktin diyorlar, şey kaza olmuş da, trafik vardı da, yağmur da yağıyor ya… İstanbul’da bahane uydurmak kolay neyse ki.  Küçük bir kaza vardı ama trafik felç olmuştu de geç, herkes inanıyor.
Dün bir iş görüşmem vardı. Meşhur gazetelerden birinin meşhur plazasına gitmek gerekiyor. Görüşeceğim kişi üstdüzey. Geç kalmak olmaz. Çocuğu arkadaşa sat, bir kuaföre uğra, tam da iş çıkış saati. Ya geç kalırsam falan stresleri içinde çıktım yola. Ve tabi aradım bir bileni, yol tarifi için.  Yok yine olmuyor. Bilenlerin anlatması ile hiçbir yere ulaşamıyorum. Artık kendi içgüdülerimle hareket etmeye karar verdim çünkü dün de yolu yine bu sayede buldum. Neyse ki vaktinden önce de ulaştım. Çıkışta yine aynı tantana. Bir yol ayrımına geliyorum, ayağım frende, pörtlemiş gözlerim tabelalarda, dudaklarım mırıl mırıl, sağa mı dönsem, sola mı? Mecburen hızlı karar verip sağa dönüyorum, hop yanlış karar! İlerden dönerim diyorum, git git bitmiyor. O sırada arıyorlar, geliyor musun diye, evet diyorum, E-5’teyim. Yalannnn. Kayboldum, imdaaaaaaaaat!!!
İşe bir gireyim, ilk yapacağım bir NAVİGASYON cihazı almak olacak.

NİHAT SIRDAR NİHAYET BANA SESLENDİ

Alem FM’de program yapan Nihat Sırdar’ı çok severiz. Onu yıllarca İzmir’de dinledik, sonra Bodrum’da dinledik. Ve program aralarında yer alan “İstanbul yol durumu” na sanki bizi çok ilgilendiriyormuş gibi dikkatle kulak verdik. Hep düşünüyordum, bir gün İstanbul’a gidersem işime yarar diye…. O zamanlar gitmek istemesem de elbet bir gün gideceğimi biliyordum sanki.
Dün oldu… Direksiyondayım, Nihat’ın akşam programını dinliyorum. Dedi ki Çobançeşme bilmemnesinde (viyadük, yol ayrımı, yan yol; o kadar çok tabir var ki birinden biri işte) kaza var ve trafik sıkışık. Aaa neresi acaba dememle birlikte önümdeki arabanın fren yapması ve benim Çobançeşme tabelasını görmem bir oldu. “Aaaa” dedim, yıllardır beklediğim an buymuş demek. Ama şimdi bir sorun var, bu trafiği aşmanın yollarını da bilmek gerek. Nerden kaçıp, hedefine nasıl ulaşacağını… Öğreneceğiz zamanla….

Read more...

KULAK MİSAFİRİ (1)

29 Kasım 2009 Pazar

Habertürk’te Esin Övet adlı bir magazin muhabiri var. Köşesinde “Siz uyurken” diye bir bölüm ayırıyor ve gece hayatında kulağına çalınan komik cümleleri yazıyor. Mesela bir barın tuvaletinde kendisine “Seni dün gece sevgilisini elinden aldığım kadın sandım” diyen bir kadından alıntı yapıyor ya da gecenin üçünde kaldırımdaki kızlar için kurduğu hayali arkadaşına anlatan adamın cümlelerini yakalıyor. Amacını tartışanlar var ama bence okuması eğlenceli…
Şimdi “Bu benim aklıma daha önce gelmişti” desem kimse inanmaz. Ama gerçekten gelmişti. Yolda yürürken,  bir yerde otururken gereğinden fazla hassas kulaklarım her zaman ilginç bir diyalog yakalayıverir. “Bunları yazayım ben” diye diye sallanırken fikri kaptırdık. Neyse o gecelerin kadını ben de gece hayatının suyunu erken çıkarmış, evli ve çocuklu olarak hamburgercilerin, sinemaların, okul bahçelerinin kadınıyım.  Bugün kulak misafiri olduklarımla başlayayım…

·         Bakırköy Burger King’de arka masada oturan iki kadın hararetle ortak bir arkadaşlarının aşk hayatını tartışıyorlardı. Bu konuşmadan müthiş zevk aldığı çok belli olan bir tanesi “Bir kadın olarak ne işi var gecenin on birinde sokakta, ne işi var?” diye öyle bir hiddetlendi ki içimden “Kadın kadının kurdudur derler, doğruymuş “ dedim.

·         Otobüslerin kalkış saatine bakan 25 yaşlarındaki genç, arkadaşına “Ben son otobüsle gideceğim, evde misafir var, erken gitmek istemiyorum” dedi. Ona ve yaşıtlarına hem ekonomik hem de geleneksel sebeplerle halen aileleri ile yaşamak zorunda oldukları için üzüldüm.

·         Dün bulunduğum bir gazete ortamında editör, arkadaşına Papa’nın ne kadar itici bir tip olduğunu söyledi. Arkadaşı da ona “Küreselleşme böyle bir şey işte. Oturmuş Papa’yı çekiştiriyoruz” diye yanıt verdi.

·         Bakırköy Capacity’nin güvenlik geçişlerinin üzerinde “Yeni Orkid’i denediniz mi?” yazıyordu. Sıradaki genç yaşlı tüm erkekler sırayla aynı espriyi yaptı: Denemedik, geçemeyecek miyiz yani?

Read more...

YİNE BODRUM…

Önceki gün bir türlü konuya giremediğim için ertelediğim yazıma başlıyorum…
Yazılarımı okuyan bazı dostlarımdan -ki kendileri Bodrum’da yaşıyor- Bodrum’u eleştirdiğim ya da “Bodrum’da çok acılar çektim” edebiyatı yaptığım yönünde bazı eleştiriler geldi. Aslında yazıların tamamı bir araya getirildiğinde ortaya “Bodrum’u çok seviyorum, her zaman seveceğim ve bir gün mutlaka döneceğim ancak şu anda İstanbul’da çok iyiyim” anlamı çıkıyor.  Yanlış anlatmış olabilirim. O nedenle doğmadığım ama büyüdüğüm Bodrumuma haksızlık etmemek için bir iki satır daha karalayayım dedim.
Bodrum’un eleştirilecek yanı çok tabii. Gerektiğinde bunlar eleştirilecek.  Benim O’nu eleştirmemin tek nedeni sevgim ve Eski Bodrum’a olan hasretimdir ancak. Yoksa İstanbul’un orta yerinde Eski Bodrum buluşmalarını niye yapayım? Ya da Dolmabahçe Sarayı'nın bahçesinde arkadaşıma "Bana Sepetçioğlu'nun adımlarını öğretsene" diye hayatımda hiç yapmadığım halk oyunları olayına gireyim?
Çekilen acılara gelince… Acı kelimesi biraz ağır oldu. Sıkıntılar diyelim… 30’lu yaşların başında zaten hayattan bazı dersler alacak olmamız kuvvetle muhtemelken, bizim bu dönenimiz Bodrum’a denk geldi. İzmir’de de olabilirdik, İstanbul’da da… Hayatımın son iki yılı (buradan Satürn gezegenine selamlar olsun!) bir hayli zorlu geçti. Ancak bu zorluklar bir anlamda öğreticiydi de… Bunları Bodrum’a mal etmediğim gibi bir bakıma kendimi yenilenmiş ve olgunlaşmış hissediyorum.  Rahmetli Metin Altıok’un şiiri olan ve eski şarkılarına kurban olduğum Sezen Aksu’nun seslendirdiği  “Kavaklar”da ne der:  Beni hoyrat bir makasla/Ah eski bir fotoğraftan oydular/Orda kaldı yanağımın yarısı/Kendini boşlukla tamamlar/Ah omzumda bir kesik el ki/Hala hala durmadan kanar” İşte bu misal, şu an arkamda güzelim Bodrum manzarası olan bir fotoğraftan kesilmiş gibiyim. Gönlümün bir yanı ve en değerli anılarım hala orada ama BEN ŞU ANDA GERÇEKTEN ÇOK İYİYİM.
Bu yazının sonuna yakışacak bir şiir ile huzurlarınızdan ayrılıyorum…


YAĞMUR BİZİ İZLİYOR SEVGİLİM, YALNIZCA BİZ
Anılarını Yerlerden Toplayanlar Derneği'nden dönüyorum
bir yanıp bir sönüyorum
yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz
yalnızca biz geçmişi yaktık, yalnızca biz
bir şemsiyeye çarpıp batan bir teknedeydik, eğildik
eğildik ve iplerimizi çözdük
sonsuz ipli uçurtma şenliğine dönüştü birlikteliğimiz
yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz
ağzımız sürükleyip götürüyor çalar saatleri
en tehlikeli odalarındayız otellerin

Anılarını Yerlerden Toplayanlar Derneği'nden dönüyorum
bir yanıp bir sönüyorum
yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz
yalnızca biz bayrakları yaktık, yalnızca biz
gözyaşı şişelerine çarpıp kırılan bir ülkedeydik, sevdik
sevildik ve kire pasa direndik
yeniden sevdalanıyorum sana bunca kaçak günlerden sonra
yağmur bizi izliyor sevgilim
bir bardak yeryüzünde yeniden fırtına

Akgün Akova









Not: Başak Badur Özkendirci ve kardeşi Elif Badur Mertdoğan'ın bu muhteşem Bodrum fotoğrafını müsaadelerine sığınarak kullanıyorum.

Read more...

SABUNU BÜYÜLÜ YAPAN BALONUDUR




Tamam Amerika’yı keşfetmediğimi biliyorum ama henüz aklına gelmemiş olanlar için güzel bir fikrim var. Malum grip virüsünün en büyük düşmanı su ve sabun.  Çantamızdaki anti bakteriyel jeller fos çıktı. Çocuğunuz yorgun argın okuldan gelince elini yıkamaya üşeniyorsa, ya da yıkamaya başladı ama yeterince köpürtmekten sıkılıyorsa baloncuk oyununu deneyin. Elindeki sabunu köpürtüp köpürtüp parmaklarının arasından baloncuk çıkarmaya çalışmak inanın çok eğlenceli. Baloncuk yapmayı hemen öğrenmesine izin vermeyin ki büyü bozulmasın. J Bu yöntemle bir dakika değil 5 dakika bile ellerini köpürtmeye devam edeceğinizi tahmin ediyorum.
Bu kıyağımı da unutmayın, hadi iyi eğlenceler…

Read more...

BAYRAM, BALIKLAR, BARBIE

28 Kasım 2009 Cumartesi


Bayramda bir gezme bir gezme sormayın…  Niye bu kadar geziyoruz? Bodrum’dan arkadaşlarımız geldi de ondan. Önce bir Forum İstanbul yaptık ki ben çok beğendim. Gerçekten çok şık ve bol etkinlikli bir mekan, üstelik evimizin dostu IKEA ile de köprü komşusu. Şu meşhur Forum Akvaryum’a girdik önce.  Giriş biraz tuzlu, benden söylemesi.  Bir yetişkin 25 TL mesela. Ama içerisi de gerçekten güzel. Pasifikten Atlantik’e, Karadeniz’den Akdeniz’e tüm  deniz canlıları orada. Onca farklı ve  bazen garip yaratıkların arasında Akdeniz’inkileri görünce eski bir dosta rastlamış gibi oluyor insan.  Köpekbalıkları çok ihtişamlı, resifler büyüleyici. Dikkatimi çeken bir şey; yeni açılmış olmasına rağmen personelin biraz bıkkın görünmesiydi. Bayram yoğunluğundan olsa gerek diyorum.  Örneğin 250 milyon yıldır dünyada yaşayan ve evrim geçirmeyen tek canlı olan At Nalı Yengeci’ni bizlere tanıtan genç dalgıç o kadar sıkılmış görünüyordu ki eminim elinde dakikalarca baş aşağı tuttuğu hayvandan daha keyifsizdi.
Neyse İstanbul’da yaşayan herkesin ve her  ÇOCUĞUN en az bir kez görmesi gereken bir  mekan.  Bizim kankalar gibi tatile gelenlerin de…
Bir de Barbie ve Lego’nun 50. Yıl sergisi var Forum İstanbul’da… Ücretsiz sergi sanmayın, çoluk çocuk herkes 6’şar lira ödüyor. Lego bölümünü biraz es geçmişler ama Barbie’ler gerçekten güzeldi. Hele hayatımda sahip olduğum ilk Barbie’yi orada görünce epey bir duygulandım. Ardından da ortaokuldayken İzmir Amerikan Pazarı’nda görüp de almaya gücümüzün yetmediği Şeftali Barbie’ye yine hasretle baktım. Eskisi kadar muhteşem görünmüyordu gözüme ama o günlerdeki duygularımı hala hissedebiliyordum. O günleri düşününce bir de Haribo ayıcıkları gelir aklıma. “Jelibon” marka adıyla bildiğimiz bu şekeri de yine Amerikan Pazarından bir kez almış ve bittikten sonra aylarca boş poşetini koklamıştım. Şimdi Haribo ayıcıkları o kadar güzel kokmuyor. Yok ben büyüdüğüm için değil, vallahi kokmuyor.
Sergiyi gezen son anne-çocuk olmamız sebebiyle biraz ürktüm. Ne de olsa bu bebekleri seks sembolü görenler var. E onların bakış açılarına göre basbayağı pornografik bir sergi var içeride. Üstelik loş ve labirentli bir sergi alanı. Hatta küçük bir sinema salonu bile var. Kızım sinemadan gelen Barbie filmi repliklerini ezbere söylerken ben de etrafı kolaçan ediyordum. Neyse sağ salim çıktık.
Bu sergiden çıkarken akıllanmıştım artık. Akvaryumdan çıkarken bir hediyelik eşya bölümünden geçmek zorundasınız ve çocukların yüreklerini hop hop ettirecek onlarca ürün var. Orada oltaya geldik bir kez, Barbie çıkışında gelmemeliydim. Oyun alanında güzelce oynadık ve satış bölümünde o ürünlerin de sergi olduğuna bizimkini inandırabildim. J
Aslında ne yazacaktım nereye geldim… Neyse, esas konuyu bir sonraki yazıya aktarıyorum.

Read more...

HAY AĞZINA SAĞLIK!

27 Kasım 2009 Cuma

Son günlerde  televizyon ve gazete haberlerinde kışkırtanlarla kışkıranların haberlerini okudukça aklıma bir filmden  bir cümle gelip duruyor.
Başka Semtin Çocukları…  Aydın Bulut’un yönettiği film Gazi Mahallesi’nde geçiyor ve konu tüm Türkiye’yi kapsıyor. Herşey var; yoksulluk, namus meselesi, her türlü ayrımcılık, terör sorunu, terör gazisi olmak… İzlemek lazım.
İşte bu filmden aklımda kalan bir cümle var.
Veysel (İsmail Hacıoğlu) sevdiği kız Saadet (İpek Yaylacıoğlu) ile aynı tekstil atölyesinde çalışmaktadır. Veysel Alevidir ve kızın ailesi bu ilişkiye karşıdır. Kızın ağabeyi nefes aldırtmaz kıza. Bir gün işyerinin balkonunda iki aşık dertleşirlerken ağabey basıverir işyerini ve kıyamet kopar. Ağabey kardeşini alıp giderken  atölye sahibine Nusret’e de “Sana namusumuzu verdik ulan” diye bağırır.
Bir sonraki sahnede patron Veysel’e şöyle bağırır:
“Ya ne kas kafalı adamsın sen Veysel. Oğlum, baban istemez, sülalen istemez, onlar seni  istemez. Sen ne cüretle bu kızı istersin anlamıyorum ki ben? Değişmiyor oğlum bu memlekette bu işler. Yok Aleviydi, yok  Sünniydi, Kürt’tü, Türk’tü, Çerkez’di,  Arap’tı, bok var sanki …na koyayım.  Sanki herkes babasını doğru biliyor bu memlekette.”

Read more...

BİR KEZ DAHA GİTTİ “TÜRKAN”

26 Kasım 2009 Perşembe

Ayşe Kulin’in “Türkan”ını bugün gözyaşları içinde bitirdim. Kaç gündür Türkan Saylan ile yaşıyordum, bugün tekrar gitti ebediyete…  Yanında anneannemi de götürdü üstelik. Çünkü birkaç sebepten dolayı kitabı okuduğum süre boyunca Türkan Saylan’ın kişiliğini okuyordum ve zihnimde anneannemin yüzü canlanıyordu.  Bunun birkaç nedeni var.
1.       Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni hayatıma sokan anneannemdi.
2.       Anneannem de tıpkı Saylan gibi “çelebi” ruhlu bir kadındı.
3.       Yaşlılıkları, zayıflıkları ama ona rağmen hala parlayan, cin gibi bakan gözleri birbirine çok benziyordu.
Kitap bitip de kapağına tekrar baktığımda irkildim. Üzerinde anneannemin fotoğrafı yoktu çünkü.
Bu kitabın birçok bölümünü biliyordum aslında. Saylan’ın hikayesini, evliliklerini, mücadelelerini, nasıl bir aileden geldiğini... Ancak bu kitapta öyle bir anlatım vardı ki içime işledi. Dernek çalışmaları sırasında sadece birkaç kez bir arada bulunabildiğim bu insanın hayatıma daha çok değmesini isterdim.  Ancak yine de onun bir doktor olduğunu, insan sevgisi ile dolup taştığını, derneği ne amaçla kurduğunu, hangi hain(!) amaçlara hizmet etmediğini  BASKIN gününden önce de biliyordum ve az da olsa onun hedeflerine katkım olmuştu. Ne mutlu…
Kitaptan çok önemli bulduğum birkaç alıntı yapmak istiyorum…
“Bir taraftan biliyordum ki sadece benim çalışmamla hiçbir şeyin düzelmesi mümkün değildi. Ama ben bana düşeni elimden geldiğince yapmalıydım.”
Evet, ne sadece Türkan Saylan ile düzeliyor bazı şeyler, ne de sadece ÇYDD ile. Rehavet içinde şikayet edenlere bir not…

…Diyeceğim şu ki, bize çok uzak duran kişilere dahi, bir ortak nokta bulup gönüllerine dokunursak, doğru sözleri söyleyebilirsek, iletişim kurmak her zaman mümkündür ve sıcak bir iletişim mucizeler yaratabiliyor.

Kürsü başından siyaset yapıp sonra neden oy alamadığını anlamayanlara duyurulur.


“Gelmiş geçmiş iktidarların hangi biri hakkaniyetli davrandı? Hangisinin gözünü hırs bürümedi, hangisi adil kalabildi? Hata yapmadı? Niye bunlar farklı olsun ki? Sağdan sola, bütün partileri, liderleri ve insanlarıyla, bir bozulma yaşıyorsa ülke, eğitim sistemimizde ve ahlak öğretimimizde büyük bir yanlışlık olmalı. Hangi iktidar gelirse gelsin akıl sağlığını ve ahlakını kaybetmekte toplum.
Türkiye’de sorunun sadece mevcut iktidarla ilgili olduğunu düşünüp ununu eleyip eleğini asmışlardan medet umanların dikkatine sunulur.

Ama beni en çok üzen, bir kez daha kamplara ayrılıyor olmamız. Bunu hep yaptık. Hiç ders almadık.

Alevi-Sünni diye ayırdık. Türk-Kürt diye ayırdık.

Bu kez din üzerinden bölünüyoruz. Türbanlı-türbansız, inançlı-inançsız, dinci-laik! Sürekli intikam peşindeyiz. Ne saçma bir gidiş bu! Ne tehlikeli, ne yaman!

Bir pedagoji kongresinde dinlediğim konuşmasında şöyle demişti:” Kürt çocuklara da burs veriyoruz diye Kürtçülükle suçlanıyorum. Kürtler de beni kızlarını asimile etmekle suçluyor. Kimseye yaranamıyorum.” Çamur atmak ne kolay!!!


… Kızgınlığım, seyirci kaldığım, elimden bir şey gelmediği için sadece kendime. Anlatamadığım, aydınlatamadığım, öğretemediğim, dönüştüremediğim için! Yoksa kime ne için kızacağım? Korkuların, kinlerin ve cehaletin esiri olmuş insanlara kızamaz bir doktor. Beni darbeye teşebbüsle suçluyorlar. Oysa darbelerin yaptığı tahribatı kimse benden iyi bilemez.


…Minnettarım tüm hayatımı vakfettiğim cüzamlılarıma, çünkü onların çocukları sayesindedir ki memleketimin binlerce başka çocuğuna da uzanabildim. Yoksul olmaları, çaresiz olmaları koşuluyla hiç ayırım yapmadan, Türk-Kürt-Süryani vs. demeden kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladım, ışık tuttum yollarına. Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gavurluğum kaldı ne Kürtçülüğüm, ne de komünistliğim. Şu son aşamayla darbeci yerine kondum. Umurumda bile olmadı. Çünkü ben, gavur, Kürtçü, komünist veya darbeci değilim. Ben sadece, yüreği insan sevgisi ile dolu bir  hekimim.

TAVSİYE
Türkan Saylan ile ilgili varsa ön yargılarınızdan kurtulmak, eğer mevcut bir rehavetiniz varsa bunu atmak, ister ÇYDD ister başka sivil toplum kuruluşu ve  hatta siyasi partide ülkeniz için emek vermek istiyorsanız bu kitap da insana iyi gaz veriyor.







Fotoğraf: Yaprak Çetinkaya/Nisan 2007 BODRUM

Read more...

ESKİ BODRUM ENCİKLERİ

24 Kasım 2009 Salı


İstanbul’a geldik ama unutamıyoruz işte Bodrum’u. Zaten unutmak da istemiyoruz ama ilginçtir aklıma gelen yakın geçmiş değil, hep çocukluk. Geçen cumartesi günü bir araya geldiğim dostlarla yaptığımız sohbetler sonunda anladım ki yalnız değilim. Hepimiz Bodrum’u düşünüyoruz ama “ESKİ BODRUM”u…
Geçen Temmuz ayında, bu şehirdeki ilk günlerimde IKEA’da Başak ile karşılaştık. Sevinç içinde kucaklaştık. Aslında Başak ile süregelen bir dostluğumuz yoktu. Sadece “Eski Bodrum”dan aynı dönemin iki güzel kızıydık.  Bunu tabi biz değil, çevremizdekiler söylüyordu. Oysa şimdi öğreniyoruz ki  o zamanlar ikimiz de bir diğerini beğenir, “Ne güzel kız” diye hayranlık duyarmış. Çevremizdeki küçük erkekler sağolsun, biz bir anlamda rakiptik aslında Başak ile. Ve tahminen 20 yıldır falan görüşmüyorduk. Çocuklukta donup kalmıştı bizim için zaman. Ama o gün iki yetişkin kadın ve anne olarak sarıldık birbirimize.
O karşılaşmanın etkisiyle bir buluşma gerçekleştirdik. Sadece kızlar vardı ve şans eseri artık ABD’de yaşayan Mügemiz de o gün İstanbul’daydı. Herkes geçen yıllarda neler yaptığını, ilişkilerini, evliliklerini, işini gücünü anlattı, akşam oldu. Bu buluşmanın fotoğrafları Facebook’a düşünce “Eski Bodrum” un diğer çocukları isyan etti…  Bir buluşma daha ayarlamak farz olmuştu.
O buluşmayı da geçen cumartesi yaptık. Eski Bodrum”u yaşayan çeşitli yaşlardan, çeşitli mesleklerden yaklaşık 15 kişi bir aradaydık o gün Moda’da.  Bir tür mezunlar buluşması gibi. Hepimiz Eski Bodrum’dan mezun olmamış mıydık zaten? O dönemin sonradan olma Bodrumlu çocukları için bir okul değil miydi o kasaba? Bu mezuniyetin değeri kişiden kişiye değişiyordu ama tek bir gerçek vardı herkes Bodrum’u özlüyordu. Pardon, Eski Bodrum’u… Ne acıdır ki o masada yıllardır Bodrum’a gitmeyenler, gidip de sokaklarında ağlayanlar ve bir daha gitmek istemeyenler,  Bodrum’da bir ev alıp hayal kırıklığına uğramak yerine başka bir yerden ev almayı tercih edenler vardı.  Tekrar buluşalım deniyordu ama  “Bu sefer Bodrum’da buluşalım” denmiyordu.  Bir ağabeyimizin deyimi ile biz Eski Bodrum encikleri  takılıp kalmıştık geçmişte bir yerde, değişimi görmek acıtıyordu.
Ama ne hikayeler çıktı sohbetlerde… Mesela Cin Tonik’e Bodrum mandalinası koyma zevkinin nasıl başladığını o gün öğrendik hepimiz.  Defalarca izlediğimiz Hadi Gari Cumhur filminin bazı sahnelerinde hala fark etmediğimiz detaylar olduğunu…  Cumhur karakteri yaratılırken hangi ağabeyimizden esinlenildiğini... Ahmet Amcanın sağlığını, Fatma teyzenin evinin yerinde durup durmadığını…   Kimin hangi mahallede hangi evde kaç yıl oturduğunu… Kimin kimle akraba olduğunu…
Yıllarca Bodrum sokaklarında görüp şahsen tanışmadığın birini yıllar sonra eski dostunu bulmuş gibi selamlamak…  Yılların birikimi ile bir onla bir bunla aralıksız konuşmak…
Hoştu, gerçekten çok hoştu…



Bir de ertesi gün Veli Ağabeyimizin(*) veda haberi gelmeseydi…

Peki nedir bu bizim tutturduğumuz “Eski Bodrum”… Bizi nasıl bağlıyor birbirimize bu kadar? Onu anlatabilir miyim bilmiyorum ama daha sonraki yazılarda deneyeceğim.. Eski Bodrumluların destekleri ile…


(*)Veli  Turan, Bodrum’un en eski barı (1977) Veli Bar’ın sahibi idi.

Read more...

DİKKATİNİZİ ÇEKMEK İSTİYORUM

23 Kasım 2009 Pazartesi


Sayfamın sağ sütununda "DİKKATİMİ ÇEKENLER!!!" bölümüne beğendiğim ya da tam olarak katılmasam bile çok enteresan bulduğum yazılara link veriyorum.
Gören olur. görmeyen olur.. Şu saat itibari ile link verdiğim son 5 yazıyı özellikle okumanızı rica ediyorum.
Son zamanlarda okuduğum en güzel yazılar...
Yavuz Semerci'den iki bölüm halinde "BİR DERSİM HİKAYESİ"
Bekir Coşkun'dan "Kesmek" Son cümle beni çarptı...
Ve Umur Talu'dan bizi bizimle yüzleştirecek, tokat gibi iki yazı...
Lütfen okuyun ve kızmadan önce düşünün...

Yaprak

Read more...

KEŞKE BİRİ DE BİZİ UYARSAYDI

2012 “Bizi Uyarmışlardı”
Malum film…2012’de dünyanın sonunun geleceğini öngören sözde Maya efsanesinden esinlenerek hazırlanmış bir felaket senaryosu.
Filmin vizyona girmesine birkaç hafta kala, benim evimin de Birleşmiş Milletler üssü (benzetme için teşekkürler Ayşegül) gibi olduğu günlerde bir de Maya misafirim vardı. Gazetelerde çıkan haberleri o da doğruladı. Mayalar, takvimlerinin 2012’de bitmesini bir felaket değil, bir başlangıç ve kutlama olarak görüyorlardı.
E tamam, biz de gitmeyiz, izlemeyiz, çok da meraklı olduğumuz bir tür değil…
Ama kader ağlarını öyle örmedi işte. Benim gibi vampir Edward hayranı kuzenimle birlikte çocuklarımızı uyutup ve sorumluluklarını devredip kendimizi gece seansı için sinemaya attık. İstanbul’un iki ayrı ucunda yaşayan, çok sık görüşemeyen, sis nedeniyle birlikte bir gece geçirmeleri gereken, bu geceyi de çocukları uyutup dışarı çıkmak olarak değerlendirme şansına sahip olan iki hatunun şansı Edward’ı da izlemeye yetmedi. Son seansın son iki bileti yan bankoda bir saniye önce satılmıştı. E napalım, madem o kadar methettiler, görsel şölen dediler, 2012’ye gidelim. Onun da son iki bileti ve en önde, en ortada iki koltuk. Ölmek var, dönmek yok, aldık biletleri.
Film bir klişeler geçidi… Bu türün tüm Amerikan filmlerini toplayın, klişelerini bir araya getirin, hepsi  2012’de var işte.  Dünyanın sonunun geleceğini öğrenen Amerikalılar birkaç tane Nuh’un Gemisi yaptırıyorlar. Nerede? Çin’de… Çok şeker…  Çinliler karınca gibi çalışıyor. Bu gemilere kimler binecek? 1 milyon Euro’yu bastıran girer. Ama ya gemiyi inşa edenler? Geminin haberini duyup yanına kadar gelenler? Çocuklar? İnsan kimin gemiye bineceğine nasıl karar verir? Ha bir de hangi ülkelerin haberdar edileceği kısmı var ki vallahi kalbim kırıldı. Türkiye’ye kimse haber vermedi. Gemilere bir tane bile Türk alınmadı. Size söylemediler mi, bir Türk dünyaya bedel. Cahiller işte… Neyse, filmin sonunda dünyanın sular altında kalmış uydu görüntüsünü  gösterdiler de, Türkiye yerinde duruyordu.  Bu da size kapak olsun!
Bir süre sonra klişeler o kadar art arda saldırmaya başladı ki kuzenle bir yandan kafamızı koruyor bir yandan da gülüyorduk. Bu durum 3 saat sürdü…
Sinema uzmanı falan değilim ama ben sizi buradan uyarayım… Bu filmde iş yok.Siz de benim gibi hafta sonu diye 15 lira bayılıp boş yere vakit kaybetmeyin.
2012’den benim aklımda kalan sürekli şapka takan küçük kız oldu.
Bu arada Çinliler istediler mi neler yapıyor, gemilere birşey olmadı vallahi. Bizim oyuncaklar bir gün dayanmıyor ama…

Read more...

GİTSİN YAĞLAR, GELSİN BONUSLAR

20 Kasım 2009 Cuma


Hani geçenlerde “Geri Dönüşüm Safı mıyım?” diye yazmıştım ya… Yok değilmişim. Biz geri dönüşümcülere “pes etmeyin” dedirtecek bir haber okudum geçen gün gazetede. Bu haber en çok, bir yıldır evinde biriktirdiği atık yağları verecek bir kurum bulamayan kuzenim İpek sevinecek .
ARTIK BİRİKTİRDİĞİNİZ ATIK YAĞLAR KARŞILIĞINDA GARANTİ BANKASI BONUS KARTINIZA BONUS YÜKLEYECEK…
Duyduğum en mantıklı BONUS hediyesi. Hiçbir şey satın almak zorunda değilsin, olsa olsa biraz daha bonus kazanmak için biraz daha fazla kızartma yersin… Bir süre sonra bunu yapmaman gerektiğini tartın sana söyler zaten.
Gazetede küçük bir kupür olarak çıkan bu haberi ben şimdiden milyonlara (!) duyurayım da yağları artık biriktirmeye başlayın. Biliyorsunuz bitkisel ve hayvansal atık yağları lavaboya veya tuvalete döktüğümüzde çevreye zarar veriyoruz. 1 litre atık yağ, 1 milyon litre suyu kirletiyor. Garanti’nin projesine katılanlar, kendilerine verilen bidonlara sorumluluk bölgelerindeki atık yağları dolduracaklar ve projenin ortağı Ezici Biodizel’e teslim edecekler. Bidon başına da 15 TL Bonus kazanacaklar. Bonus, Garanti Bankası tarafından verilen ön ödemeli kartlara yüklenecek. Ben bu işlerle uğraşamam diyorsanız, verilen Bonus’u da az buluyorsanız, bırakın bu işi başkaları yapsın. Mesela apartman görevliniz. Siz yağları biriktirin, o toplasın, gitsin Bonus’unu alsın.  Ama bunun için en az bir kişinin işi sahiplenmesi, aman boşver demeden insanları yönlendirmesi lazım. Apartman yönetiminizi bu konuda yönlendiren neden siz olmayasınız?
Bilgi notu: Türkiye’de yılda 1.65 milyon ton hayvansal ve bitkisel yağ kullanılıyor ve bunun sonucu 350 bin ton atık yağ oluşuyormuş. Buna karşın geçen yıl toplanabilen miktar 6 bin 300 ton imiş.
Alo Atık Hattı’nın numarası ise şöyle:
444 28 45
www.ezici.com.tr

Read more...

ÇYDD İÇİN BENİM DE BİR HAYALİM VAR


Ayşe Kulin’in  “Türkan”ını okuyorum.  Prof. Dr. Türkan Saylan’ın en yakın arkadaşı Gökşin Sanal ile  13 yaşından beri birbirlerine yazdıkları mektupları kaynak alıyor kitap… Üstelik Türkan Saylan’ın ağzından anlatılıyor. Bunu beklemiyordum.  Kendisi gitti ya, kitap da üçüncü ağızdan olacak gibi gelmişti.  Okumak iyi geliyor, sanki hala buralarda gibi... Daha başındayım ancak Saylan’ın romantik ve çocuk yanlarını okumak çok hoşuma gitti.  Saylan’ın Bodrum’da yaşayan, kendisi de bir “çocuk ruh” olan kardeşi Gündüz Saylan aradı geçenlerde. Tam da ben Gündüz Bey’in bize çok daha önce anlattığı “serenat”  hikayesini kitaptan okumuş ve Gündüz Bey’i düşünmekteyken. Kalp kalbe karşıymış dedik ve o bir şeyler anlattı, ben bir şeyler anlattım, bu devirde iyi niyetli olup kazık yemek mi yoksa art niyetli olup kazık atmak mı daha iyi diye tartıştık, iyi niyetli kalmaya karar verdik.  Gündüz Bey beni başka bir şey için aramıştı aslında… Ve bu telefon beni bu satırları yazmaya teşvik etti.
Prof. Dr. Türkan Saylan’ın kurduğu ve ölümüne kadar genel başkanlığını yürüttüğü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin bir üyesiyim ben de.
Derneğin Bodrum Şubesi  kurulurken, ilk üyelerden biri de benim hep bahsettiğim, hep bahsedeceğim çok sevgili anneannem Devlet İzbudak ve onun çok değerli arkadaşları Şükran Artunkal ve Sevim San idi. Ben o sıralarda İzmir’deydim ama tatile geldikçe heyecanlarını görürdüm.  Bir kitap olurdu ellerinde, bir sonraki toplantıya kadar okuması gereken… Ya da bir pikniğe giderdik, geliri yoksul çocukların eğitimi için harcanacak…  Hepsinin bir çocuğu vardı okuttukları… 2002 yılında ben tekrar Bodrum’da yaşamaya başladığımda anneannem artık derneğe gidip gelecek hal bulamıyordu. Bayrağı devralmak zamanıydı. Gittim üye oldum. Gerçekten çok çalışılıyordu. Yazın herkes meşguldü Bodrum’da ama kışın arı gibiydi kadınlar. Evet, yüzde 99 kadındık ve komisyonlar aracılığı ile çalışıyorduk. Burs komisyonu, gelir getirici komisyon, eğitim komisyonu, kültür komisyonu, gençlik komisyonu vs. Güzel şeyler oluyordu.  Sonra bir gün kendimi yönetim kurulunda buluverdim.  Hiç plan yapmadan adımı listeye yazdırıp hiç beklemediğim oylar aldım. Herkes dedi ki “En genç yönetim kurulu üyemiz.  Anneannesinin izini takip edip gelen tek kişi.”  En genç dedikleri ben o sırada 33 yaşındaydım. Ve evet, annesi veya anneannesi peşinden gelip üye olan pek yoktu. Gençlerimiz vardı elbet. Canla başla çalışıyorlardı ama onlar öğrenciydi ve en çok ders çalışıyorlardı.  Ben de çalışıyordum, yoğun bir işim vardı ama “gençlerin” daha aşina olduğu teknolojik konularda,  dernek bülteni hazırlanmasında, basın ile ilişkilerde tek başıma elimden geleni yapıyordum.  Web sayfası nihayet hayata geçmişti. Ne yazık ki o zamana kadar ÇYDD’yi kadınların toplanıp çay içtiği bir yer olarak gören bazı basın mensupları artık her etkinliğe gelir olmuşlar, gelmeseler bile benim gönderdiğim haber bültenlerini  ulusal basına bile sokmuşlardı.  İki yıl sonraki yönetim kurulunda ise artık aralarında “genç” istemediklerini düşünmüş olmalılar ki yönetime giremedim. Bir oyla kaybettim, on oy farkla kazanmayı beklerken.  Üzüldüm, kırıldım ama sustum. Bazen bir kişi bile bazı şeyleri değiştirebiliyordu, yanlış yönde.  Zaten ardından da Bodrum’dan ayrılıp İstanbul’a gelmek kısmet oldu…
Gelelim tekrar Gündüz Bey’in beni neden aradığına? Ben ayrıldığımdan beri internet sitesi güncellenememişti ve ne yapılması gerektiğini soruyorlardı. Elimden geleni yaptım ama bu böyle ne kadar yürürdü?
İşte mesele yine dönüp dolaşıp gençleşmeye gelmişti. Şubenin canla başla çalışan üyeleri belli konularda uzmanlaşmışlardı artık. Ancak bilgisayar bilgisi sürekli güncellenen genç üyeler yoktu.  Olmuyordu, iş güç sahibi gençler gelmiyordu.
“Türkan” kitabını TÜYAP Kitap Fuarı’nda ÇYDD’nin standından satın almıştım. Oradaki bir bayan da şöyle diyordu bana, “Ne olur gelin, çalışın, çok ihtiyacımız var.”
Bugün gazetede güzel bir havadis okudum. Türkan Saylan’ın en büyük hayali olan “burs alan öğrenci sayısını 100 bine çıkarmak” için 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde “Okumak İstiyorum” adında yeni bir kampanya başlayacakmış. Sanatçılar da bu kampanyaya destek olacakmış.  Umarım bu hayal gerçek olur. Ancak bence unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var… Bunu aslında tüm yöneticiler biliyor ancak gönüllü sayısı yeterli olmadığı için tam anlamıyla yapılamıyor.
Burs verilen öğrencilerle birebir temas… Sıcak temas… Gözlerinin içine bakmak.. Konuşmak… Anlamaya ve anlatmaya çalışmak.
Ve bu iş ne yazık ki evini ihmal ettiği için eşinden sitem duyan, hastalığına aldırmadan derneğin soğuk odasında saatlerce çalışan fedakar bir avuç kadın ile olmuyor. Yetişemiyorlar. İşler yarım kalıyor… Üstelik hep aynı kişilerle çalışmak bir süre sonra motivasyon eksikliği getiriyor.
Sadece Bodrum için konuşuyorum… Şöyle işadamları ile randevu alıp görüşmeye gidecek satış/pazarlama uzmanı, ağzı iyi laf yapan birkaç genç… Ne burslar sağlanabilir…
İnsan ilişkileri kuvvetli, insan psikolojisinden anlayan hatta bu konuda uzman olan, güler yüzlü, girişken, enerjik gençler… Ev ev ziyaret yapabilecek fedakar gönüller…
 Sadece Ergenekon davası nedeniyle bir hışımla kalkıp üye olanlar değil, her daim yürekten çalışacak insanlar… Genç, yaratıcı, becerikli, enerjik insanlar… Büyükleri artık yorulduğunda çoktan işi öğrenmiş, ÇYDD’nin tadına varmış insanlar.
İşte benim naçizane hayalim de bu…

Read more...

BİZİM SÖZLÜĞÜMÜZDE "UNFRIEND" YOK

18 Kasım 2009 Çarşamba

Gazetede okudum. Yeni Oxford Amerikan Sözlüğü, yılın kelimesi olarak Facebook kullanıcıları tarafından oldukça sık kullanılan “unfriend ” kelimesini seçmiş.  Bir arkadaşınızı listenizden silmek, onu arkadaşlıktan çıkarmak yani.

 Bu haberi okuduğum günlerde ise ben internet sayesinde kazandığım dostlukları düşünüyordum. Ve bu dostluklarda şu günlerde nasıl “level” atladığımızı… (“level atlatmak” benzetmesi bilgisayar oyunları ile benzerlik içerdiği için hoşuma gitti, Türkçe olmadığını biliyorum)
Ben şimdi size internet dostluklarımın kısa hikayesini anlatayım.

Küçük kızım henüz içimde… Az ve öz konuşan sevgili doktoruma soramadığım her şeyi büyük bir merakla internet sitelerinde araştırıyorum.  Bebeğimin gelişimini günbegün takip ediyorum. Bugün 1 milim büyüdü, şu günlerde hareket etmesi lazım, bu testin zamanı geldi, erkek mi kız mı nasıl anlaşılır gibi gibi gibi… Kendimi bir mail grubunun içinde buldum. Hamileler, yeni anne olmuşlar, ikinciyi doğuranlar… Her kesimden, dünyanın farklı  yerlerinde yaşayan, her inançtan onlarca anne ve anne adayı.  İçlerinde çılgınları var, mutlu olanları var, kocasından dert yananları var. Gün geldi, ben de aldım kızımı kucağıma… O günlerde içlerinden biri grubu biraz sınırlandırmak için bir yenisini kurdu ve çocukların yaşlarının birbirine yakın olması için bir tarih aralığı belirledi. Eh artık anne adayları ile işim kalmamıştı, hop transfer oldum yeni gruba. Hepimiz aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyorduk.  Uykusuzduk, yorgunduk  ama anne olmuştuk, gururluyduk.

Sonra komik bir şey oldu.  Kızım 4 aylıkken bazı geceler deliksiz uyumaya başlayınca her gece saat başı uyanan bir anne üstüme saldırdı, “Sen ne biçim annesin? Kendin uyumak için çocuğu kaldırmıyorsun” diye.  Sanal kızılca kıyamet koptu. Benden önce grup yöneticimiz girdi konuya ve bir kez daha bölünerek bu sefer  yaklaşık 15 kişilik yeni bir gruba ayrıldık.

Bu hikaye böyle böyle gitti ve biz artık 3 kişiyiz diyeceğimi bekliyorsunuz değil mi? Neyse ki öyle olmadı…
Bu 15 kişilik grup, geçtiğimiz 4 yıl içinde iyi günde kötü günde, sabah, akşam, sabaha karşı, tatilde, iş saatinde, doğum gününde veya cenazede hiç ayrılmadık.  Almanya, Amerika, İstanbul, Bodrum, Tekirdağ… Her yerde bambaşka hayatlar yaşayan ve en büyük ortak noktaları çocukları olan bu 15 kadın bir süre sonra sanal alemle yetinemedi tabii ve yüz yüze görüşmeye başladık.  Gelsin pastalar kısırlar; çocuklar oynasın, biz sohbet edelim. Bu arada büyük bir acı yaşadık. Bir arkadaşımızı trafik kazasına kurban verdik.  Bizim kuzularımız koynumuzdayken onun kuzusu annesiz kaldı, acı çektik. Bir şey yapabildik mi? Pek değil… Çünkü “anne” yoktu artık ve babalarla bu işler pek yürümüyordu.

Gün geldi kırıldık birbirimize. Gruptan ayrılıp bir süreliğine annesinin evine dönen oldu.  Derbi maçlarında gerildik, politikaya dokunduk gerildik, kimse beni sormamış ben yokken dedik gerildik. Ama hiç “unfriend” olmadık.  Durmamız gereken yerleri öğrendik. Bu yazışmaları kimselerle paylaşmadık. Kendimize çok özel bir alan ayırdık.  Annemizi, kocamızı, kayınvalidemizi, patronumuzu konuştuk. Bol bol dedikodu da yaptık. Doktorumuz tavsiyeler verdi, pastacımız pasta tarifleri… Hesap kitap uzmanımız önerilerde bulundu, en matrağımız bol bol güldürdü. Bu arada kuzularımız büyüdü de büyüdü, kardeşler geldi, onlar da büyüdü.
Bugünlerde birbirimizle ilgili kişilik tespitleri yapıyoruz. Birbirimiz hakkındaki olumlu ya da olumsuz gözlemlerimizi yazıyoruz. Grup yöneticimiz takıldı bize, dedi ki “Bekliyorum ne zaman kavga edeceksiniz diye..”  Ve bir diğeri dedi ki,”Bence bu tespitler sayesinde bizim arkadaşlığımız level atladı."
Ben de öyle düşünüyorum. Artık herkes kendini diğerleri gözünden görüyor, nerede yanlış anlaşıldığını daha iyi biliyor.  Mesela şu ana kadar bana bildirilen tespitlerde herkesin birleştiği nokta “açık sözlülük.”  Kendi  hayatımı fazla anlatıyorum ya, onu diyorlar sandım, değilmiş. İnsanlara karşı düşüncelerimi çok açık sözlülükle dile getiriyor ve tabi her açık sözlünün başına gelebileceği gibi zaman zaman kırıcı olabiliyormuşum. Bunu öğrendiğim iyi oldu…

Herkesin böyle güzel internet dostlukları olsun,  “unfriend” bizden uzak dursun… Amin…

Read more...

BİR MUHTEŞEM KİTAP

16 Kasım 2009 Pazartesi


Bin Muhteşem Güneş(*)-Khaled Hosseini /Everest Yayınları
Orjinali geçti elime… Ne zamandır İngilizce kitap okumamıştım diye sevindim. Böyle bir de güzel boyutta basılmış ki… Geniş geniş, ferah ferah…  Ne zamandır tavsiyesini duyuyordum, kitap raflarında görüyordum, hatta cep kitap olarak basılmıştı ve artık “iyice ucuzladım, al beni al beni” diyordu.  Almadım. Biraz geç okudum ama daha iyi oldu.
Afganistan’ın yakın tarihini kadınların dramı üzerinden anlatan bu kitabı İngilizce okumak çok şey fark etti.  Çünkü yüzlerce İngilizce kelime arasında italik olarak yazılmış bazıları; mashallah, jinn (cin), tashakor, moalim, nikka, shaheed, zahmet, hamshira, sofrah vb”  dünya genelinde çok satan bu kitaptaki hikayelere bazılarından çok daha yakın olduğumuza vurgu yapıyordu sanki. Bir şeyler tanıdık geliyordu. 
Kitabı  son otuz sayfasına kadar öfke içinde okudum. Evet, hissettiğim buydu; öfke! Afganistan’da Sovyet rejimi, iç savaş, 11 Eylül sonrası gibi dönemler yaşanırken kadınların neler çektikleri öyle açık bir şekilde gözler önüne seriliyor ki öfke kaplıyor içinizi.   Hem de çok sık duyduğumuz türden bir öfke… Mesela geçen hafta bakire çıkmamak boşanma sebebi olarak resmen tescil edildi bizim ülkemizde, yine öfkelendik…  Diyorum ya birşeyler tanıdık geliyor.
(-Beyefendi, kavununuz kabak çıktı. İade etmek istiyorum.
-A tabi ne demek, verin onu bana, ben keser atarım.
-Sağ olun valla, ben kesecektim ama elimi kavuna bulamak istemedim)
Kitabın son sayfalarında ise öfke yerini göz yaşına bıraktı. Çok sade, dümdüz cümleler öyle bir gözyaşına boğdu ki beni… Günlerdir yanımda yaşayan bir yakınım elimden uçup gitmiş gibi… Aslında salt bir kötü sonla bitmiyor kitap ama bir doğumu müjdeleyen satırda bile acıdan ağlayabiliyorsunuz. (Bknz:romanın son cümlesi)
İnternette şöyle bir dolaştım, birçok kişi kitabın sonunda ABD bayrağının dalgalandırıldığı görüşünde birleşmiş. Meselenin özünden o kadar uzak ki, bu konuyu açmaya gerek yok diyorum.
Bu kitaptan benim aklımda kalan bir cümle var ki….  Aklıma kazındı,  unutmam mümkün değil:

Like a compass needle that points North, a man’s accusing finger always finds a woman. Always…


Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayıcı parmağı da daima bir kadın bulur, daima…


Yalan mı?

(*) Kitabın adı Saib-İ Tebrizi’nin Kabil’i anlatan bir şiirinden geliyor:
“Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin, 
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşini”

Read more...

GERİ DÖNÜŞÜM SAFI MIYIM?

15 Kasım 2009 Pazar


Konu atık malzemeler olduğunda kendimi saf hissediyorum. 
Bu çöp ayrıştırma ciddiyetini ilk kez 1993 yılındaki Hamburg ziyaretimde görmüştüm. Ah daha ne ilkler görmüştüm o seyahatte, günlerce rüyama girmişti. Üniversite tuvaletindeki prezervatif otomatını gördüğümde gözümün önünde  bizim İletişim Fakültesi’nin Harry Potter filminden fırlamış ıslak tuvaleti belirmişti hemen.  O zaman Harry Potter yaratılmamıştı biliyorum, ama içinde mız mız bir hayaletin yaşadığı ıslak tuvalet için J.K. Rowling bizim tuvaletlerden esinlenmiş olabilir.
 Ne diyorduk, atıklar…. Hamburg’a bir süredir orada yaşayan babamı ziyarete gitmiştim.  Bol bol bira içiyorduk ve birkaç günde bir o bira şişelerini cam kumbaraya atmak için gideceğimiz yolun tam aksi yönde uzunca yürüyor,  şişeleri,  tatlı kırılış seslerini dinleyerek kumbaraya atıyorduk.  En faydalı cam kırma eylemi…   Gazeteleri ise gelip alanlar vardı yanlış hatırlamıyorsam…
Zaman geçti, bizim de cam kumbaralarımız oldu, içine camdan başka her şeyin atıldığı… Ama ben kararlıydım, camlar ayrıştırılacaktı. O zamandan beri ne zaman cam kumbarasına cam, kağıt kumbarasına kağıt ve plastik kumbarasına plastik atsam kendimi “saf” hissetmekten kendimi alamam.  İnsanlar da bön bön bakar zaten. Sevgili kocam da buna fazlasıyla destek verir.  Yok, o da ayrıştırıyor, biriken dağları benimle birlikte taşıyor falan ama her seferinde cevabını bilmek istemediğim şu soruyu sormadan da geçemiyor: Ya bunları  karışık olarak toplayıp yine bildiğimiz gibi çöpe gönderiyorlarsa… (Ne biliyorsak?)
29 Mart 2009 yerel  seçimlerinden beri cevabı yapıştırıyorum: Hayır efendim, bu ayrıştırılmış çöpleri gelip alan firmalar var. Belediyeler bu işlerden para kazanıyor.   Böyle diyorum çünkü seçimlerde Bodrum’da basın danışmanlığını yaptığımız başkan adayı, yabancı uyruklu bir Bodrumlunun benzer sorusunu böyle yanıtlamıştı. Yalan söyleyecek değil ya, dürüst adamdı…
Yine de zaman zaman sorgulamadan da geçilmiyor. Misal, artık İstanbul’dayız  ya, geçenlerde birikimlerimizi  (ne fena, tüm birimimiz çöp şu hayatta) semtimizin Migros’undaki kutulara ayrıştıralım dedik. Bir şey dürttü, müşteri ilişkileri bankosunun arkasındaki beyefendiye sordum.
-Ne oluyor bu çöpler?
-Kağıtları belediye alıyor da diğerlerini bilmiyorum.
Tabii benim kocamın yüzünde, olmayan bıyığının altından bir gülümseme… Ben dirençliyim; “Belediye onları da alıyordur, firmalar alıyor onlardan, belediye para kazanıyoryoryoryor….”
Bazen neyin ayrıştırıp ayrıştırılmayacağı konusunda anlaşamadığımızı da söylemiş miydim?
***
Şu günlerde belediyemizin billboard ilanları başladı. Geri dönüşüm kumbaralarını kullanmaya çağırıyorlar bizi. Gerçi geçen gün aynı belediyenin bir çalışanı elimdeki büyük poşetle park içindeki kumbaraya ulaşmaya çalışırken “Ay onları buraya mı atacaksınıııız?” dedi ama. Olsun… Bir daha olursa arar şikayet ederim, elimde kapı gibi billboardlar var.
Son zamanlarda işim rahat… Kızımın okulunun önünde kağıt-plastik-metal-cam olarak ayrılmış çöp kutuları var. Kızım okula otomobille götürdüğüm için işim kolaylaştı. Kızımı okula, çöpleri kutularına… Oh be….
Gerçi kapıdaki güvenlik görevlisinin bakışlarını da üzerimde hissetmiyor değilim.  E normal, oturduğumuz yerin klasik anne tipinden oldukça uzak, son model  cip değil, 35 plaka Fiat Doblo (esnaf cipi) kullanan,  mutlaka selam veren, uyku mahmurluğunu saklamayı beceremeyen ve sürekli çöp ayrıştıran bir kadınım ne de olsa…

Read more...

BODRUM BIRAKILIP İSTANBUL’A GELİNİR Mİ?

12 Kasım 2009 Perşembe


2009 yılına yeni girdiğimiz günlerdi, İstanbul’daydık ve “Bodrum’u bırakıp buralara gelsek mi artık?” demeye başlamıştık kocamla.  7 yıl önce İzmir’i bırakıp benim çocukluğumun geçtiği Bodrum’a yerleşmiştik ve herkes alkış tutmuştu arkamızdan. “Helal be, herkesin yapmak isteyip de yapamadığını yaptılar, ne güzel bir hayat, huzur var oolum orda huzur” diye diye uğurladılar bizi. Bir kişi de “Ya siz delirdiniz mi, Bodrum’a gidilir mi? Ne yapacaksınız orada?” demedi. Belki düşündü de söylemedi. Yıllarca,  “Gazeteciliğin merkezi  İstanbul, oraya taşının” diyen babam bile pes etmiş, daha büyük şehir yerine Bodrum’a gitmemizi desteklemişti.
Ve işte 7 yıl sonra biz İstanbul’a taşınmaya karar verdik.  Ama bu sefer her şey çok farklı oldu.  Çok iyi bir karar olduğunu söyleyenler, bizim delirdiğimizi düşünenler,  “İnsan bok ister mi? İstanbul bok gibi” diyenler,  ayrılığa üzülen çok sevgili arkadaşlarımız…  Buraya kadar da tamam… Bazıları  zaman zaman biraz abartmış olsa da herkes fikrini söyleyecek tabi. Ama beni en çok şaşırtan İstanbul’a yerleştikten sonra yaşadığım diyaloglar oldu. Hepsini tek tek saysam uzun olacak ama en son önceki gün grip belirtileri gösteren kızımızı zar zor bulduğumuz doktor randevusuna götürdük.  Şu sıralar tümü gibi bu hastane de devlet hastanesi tadında, ana baba günü. Randevunuzdan bir saat sonra içeri girebiliyorsunuz. Doktorun gözlerin feri sönmüş. Sizinle konuşurken esniyor ve hatta “Bu çocuk domuz gibi değil, niye getirdiniz ki?” dercesine tavırlar içinde… Ben kızımızın kalorifer nedeniyle alerjik sorunlar yaşayabileceğini belirtmek istediğim için Bodrum’dan geldiğimizi söylemek durumunda kaldım. Ve hiç şaşırmadım… Aynı  tepki:  Ay hiç oralar bırakılıp buralara gelinir mi?
(Rahat battı, ondan geldik)
 -Nedesindeydiniz Bodrum’un..
-Merkezinde…
-Güzeldir oralar şimdi.
-Hmmm
-Sen denize giriyor musun bakalım ufaklık Bodrum’da?
- ….
-Ama denizi hiç ısınmıyor…
-Yaa…
-Tamam giydirebilirsiniz.

Ben şimdi merak etmeye başladım…  Bu insanlar Bodrum’da ne var zannediyorlar? Yılın sadece birkaç gününü, hadi en fazla birkaç haftasını orada geçirenler, temelli yerleşince ne oluyor sanıyorlar?

Bodrum’da
Kimseye bedava ev verilmiyor, kiralar İstanbul ile başa baş…
İş imkanı çok çok az, işsiz kalanlara da ayda 2 bin lira işsizlik parası verilmiyor.
Öyle kendi işimi kurayım falan zor, harcanıp giden binlerce insan gördük.
İnsanlar melek değil. Buradaki yalanlar, dolanlar, hırslar, entrikalar alasıyla orada da var.
Üstelik dar bir çevrede bu insanlardan kurtulma şansın da yok, her an bir ara sokakta önünde bitiveriyorlar.
Trafik, kalabalık, gürültü 6 ay boyunca bol bol var.
Giyim kuşam ateş pahası.  Bodrumlular toplu alışveriş için hala İzmir’e gidipduru…

Eskiden bunları söyleyenlere ateş püskürürdüm ben biliyor musunuz? Bodrum derdim, tüm sıkıntılarına rağmen yağmurdan sonra bir güneş açtırır, her şeyi unutur insan. İki adım yürür , arkadaşına gidersin, iki lafın belini kırarsın. Çocuklar 12 ay güneş altında D vitamini deposuna döner. Benim niye hiçbir yerim kırılmadı sanıyorsun. İskele meydanına doğru şöyle bir yürürsün için açılır. Adım başı birine selam vermek insanı evinde hissettirir.  Şehirlerde insanlar kazakla gezerken biz denize gireriz.  
Bunlar hala böyle…
Peki değişen nedir?
Sanırım BEN…BİZ…
Biz İstanbul’a geldik millet,  niye geldiniz diyen, çok isteyen varsa Bodrum orada, buyurun yerleşin… Herkesi alıyorlar…


Tüm bunlardan sonra artık BODRUM’u sevmediğim gibi bir anlam çıkmaması için son bir not…
Hep derim,  1977-1985 yılları arasında Bodrum’da geçirdiğim çocukluğumu, o günlerini Bodrum’unu hiçbir şeye değişmem. Üstelik bu konuda da yalnız değilim. Aşağı yukarı aynı dönemin çocukları olan bizler bir araya geldiğimizde öyle bir duygu yoğunluğu yaşıyoruz ki… Bizi birbirimize bağlayan yine BODRUM.
Bana harika bir çocukluk yaşatan ve yetişkinlikte çok önemli dersler almamı sağlayan BODRUM’u hala çok seviyorum.  Kumbahçe  beni bekle, elbet bir gün dönüyorum…


Foto:Kumbahçe sahili Hey Yavrum Hey Restoran'da 1979 yılında çekilen bu fotoğraf Milliyet Gazetesi'nde yayınlandı. Fotoğrafta annem, ben ve restoranın sahibi Mustafa Hoca bulunuyor.

Read more...

YORULDUUUM, KUCAAAK…

11 Kasım 2009 Çarşamba


Sevgili meslektaşım Mustafa Büyüksipahi,
Bugünkü Habertürk Gazetesi’nin Magazin ekinde, editörlüğünü sizin yaptığınız 3. Sayfada bir “resim-resimaltı” haber dikkatimi çekti. Rahşan Gülşan’ın bazı hayvanseverler hakkında yazdığı yazıyı büyük bir zevkle okuduktan sonra gözlerim aşağılara kaydı. İstinye Park’ı  futbolcular basmış.  Ee normal, herkes orada. Ben gittim, çok önemli bir şey göremedim, üstelik orada kocamla kavga ettik. Daha doğrusu kocam ATM’de bir kadınla kavga etti, sonra beni onunla “Kadınla neden kavga ettin” diye kavga ettim. Bir daha gider miyim bilmem.       
Neyse, İstinye Park’a gidenlerden En Büyük CimBomum’un oyuncusu Elano ve eşi, kızlarıyla birlikte İstinye Park’talarmış. “Hayli büyük” olan çocuklarını bebek arabasında taşımışlar. Bu da gülüşmelere neden olmuş. Kim gülmüş çok merak ettim. Bir umut, olur da bu yazıyı okursanız ne olur bana söyleyin, kim gülüşmüş? (Bence kız çocuk 5-6 yaşlarında)
Şimdi siz bilmezsiniz diye ahkam keseceğim, 3 çocuk sahibi çıkacaksınız. Ben rezil olacağım. O zaman cümleyi şöyle kuralım. Siz bilmezsiniz ya da çocuklarınız büyüdü unuttunuz ya da çocuklarınıza bu konuda hiç  şans vermediniz ama biliyor musunuz Mustafa Bey o hayli büyük çocuklar bizi bile perişan eden alışveriş merkezlerinde KUCAK istiyorlar. Böyle kollarını size doğru uzatıp, ağlamaklı bir suratla “YORULDUUUM” diyorlar.  Siz yaklaşık 20-25 kilo ağırlığındaki bu hayli büyük çocuğu kucağınıza alıyorsunuz ama  5 dakika sonra beliniz, kollarınız, bacaklarınız ve daha sonra tüm organlarınız isyana başlıyor. Ve o sırada aklınızdan şu düşünce geçiyor “Şimdi şu mağazada yüzde 70 indirimli bir çocuk arabası bulsam da alsam. Rahat rahat gezsem. Zaten çocuğu buralara sürükledim bir de eziyet çektirmesem. ”  Ve hatta şunu da düşünüyorsunuz;  “Bu işte iyi para var. Alışveriş merkezinde çocuk arabası kiralasam köşeyi dönerim. Çocuklar da aileler de perişan olmaz.” (Bodrum’da bir dükkânda görmüştüm kiralık bebek arabası aslında)
Yaklaşık 5 ay önce Bodrum’dan İstanbul’a taşındığımızda o zaman tam 5 yaşında olan kızımın bebek arabasını bir kenara atalı 1,5 yıl olmuştu. Ama ne zaman ki İstanbul’da yaşamaya başladık, basit bir puset almak bize farz oldu. Kısa mesafelere, sakin ortamlara alışkın çocuk yürümemeye başladı. Eskiden yarım saat yürüyorsa şimdi tepkiden olsa gerek yarım dakika sonra kucak ister oldu. Ama insanın içi elvermiyor, ateş pahası pusetlere para dökmeye. 
Sonunda ne oldu… Bu satırların sahibi kişi araştırdı buldu, ta İzmirlerden ikinci el bir puset aldı. Pusetin bir tekerleği bozuk çıktı. Ama her zamanki gibi karşı taraf değil, utanan biz olduk, iade edemedik. O bozuk pusetle İstanbul’un altını üstüne getirdik. Bize gülüşen oldu mu bilmem, ama isterseniz siz gülün gari…
                                                                 

Read more...

CADI

9 Kasım 2009 Pazartesi



DİKKAT! BU YAZI AYRIMCILIK  DEĞİL, BİR TESPİT YAZISIDIR!!!

Yıl 2008… Aylardan Haziran… O zamanlar Bodrum’da yaşıyoruz ancak kuzenimin düğünü için birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmişiz.  Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan bir diğer kuzenimin İçerenköy’deki evine kendimizi  attık.  Ben, eşim ve o sırada henüz 4 yaşında olan kızımız. Kızımla İstanbul’a daha önce de defalarca gelmiştik ancak epey küçüktü.  Ve en önemlisi  o zamanlar daha Pamuk Prenses ve Yedi  Cüceler  masalını ezberlememişti. Ne alakası var demeyin. Çok alakası var…
Geldiğimizin ertesi günü İçerenköy’deki apartmanın bahçesine indik ve otomobile bindik. Birden kızım heyecandan gözleri büyümüş ve ağzı açılmış bir şekilde “Anneeeeeeeeeeeeee bak cadııııııııı” dedi.  Gözlerinde gerçekten korku vardı.
Hepimiz merakla onun baktığı yöne döndük ve kara çarşaflı  ve elinde büyük bir çanta olan bir kadının karşı kaldırımda durduğunu gördük.  Ve tabi bir anda herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Hayatına BODRUM’da başlamış olan minik yavrum hayatında ilk defa çarşaflı bir kadın görüyordu. Onun yaşadığı yerlerde kimseye çarşaf giymiyordu ve bu görüntü Tramvay Yayınları’nın Pamuk Prenses ve Yedi  Cüceler kitabının bir sayfasında vardı sadece.
Sonra kendimi toparladım. Öyle ya, daha birkaç gün İstanbul’da olacaktık ve kızımın her gördüğü çarşaflıya “cadıııı” diye seslenme ihtimali vardı.  Benzer olayları duymuştuk, tehlikeliydi, aman ha!!!
Hemen toparladım. “Kızım o cadı değil. Öyle giyinmeyi tercih etmiş bir teyze sadece…”
Ve  cevap:
Ama anne elinde sepeti var…
Kadının çantası gerçekten büyüktü.
O gün o kadının cadı olmadığına inanmakta direnen kızım artık bu görüntüye çok alıştı. Çünkü biz artık İstanbul’da yaşıyoruz…
Ve bir de not… O gece kızımın ateşi 40 dereceye kadar çıktı. 3 günlük tatilimiz perişan olduğu gibi sonrasında bize bulaşan mikrop Bodrum’da da hepimizi günlerce yatağa bağladı… Sizce bu kâfirliğin cezası olabilir mi? Bir nevi aile depremi yani…

Read more...

YOK ARTIK!

7 Kasım 2009 Cumartesi


Aynen böyle söyledim… Televizyondan kulağıma “10 Kasım’da Atatürk’ün doğduğu ev maketi, çocuklara hediye” gibisinden sözler çalınınca ben de çakıldım kaldım, “Yok artık” dedim.  İki gün önce gazeteyle Barbie evi veriliyordu, iki gün sonra Atatürk’ün evi…  Size de saçma gelmedi mi?
Bunun adına ne diyebilirsiniz?
Atatürk’e saygı denilebilir mi?
Ya da çocuklara Atatürk sevgisi aşılama?
Atatürk’ün üzerinden ticaret?
Atatürk’ü sıradanlaştırma?
İşin suyunu çıkarma?
Sadece kültür hizmeti dağıtabildiklerine göre, bir tür kültür hizmeti de denilebilir mi? 
Vesaire… Vesaire…
Atatürk  ezbere değil, doğru anlatılsın falan diye de laf uzatılabilir ama benden bu kadar…
Ben Hürriyet’in bu promosyonunu hiç sevmedim,  diyeceğim o…

Read more...

NELER SÖYLÜYOR BU ÇOCUK?


Kuzum 5,5 yaşında, anasınıfına gidiyor, her geçen gün daha çok dilleniyor.  Ve bugünlerde en çok şunları söylüyor:

Ohaaa!
Vay canına…
Yuh!!!
Anne, ben Domuz  Gribi’ni yapacağım (Domuz resimli yapboz ile oynarken)
Çok yaşa yok mu? (Hapşırdığını fark etmezsek)
Sen de gör gününü… (Çok yaşa denildikten sonra)
Anne, ben Atatürk’ün babasının adını biliyorum. Ali Rıza Bey…
Anne, ben okulda “Atatürk öldü ühüü ühüüü” diyorum, arkadaşlarım da gülüyor.
Anne, sen bana aldığım Barbie bebekler ile oynamadığım için kızıyordun ama… (Barbie oynayalım teklifini kabul etmediğim zaman… )
Anne ben çok yakışıklı bir çocuk gördüm, nem nem nem nem… (iştah belirtileri)
Sen de her şeyi bana yaptırıyorsun. (Kırk yılda bir bir iş isteyince)
Ben senin hizmetçin değilim (Anne bu lafı bir yerden hatırlıyor. J )

Buna bayılıyorum tabii:
Anne, bugün okul var mı?
Evet kızım.
Yaşasın!!!!

Read more...

DOKUNMA HOCA ŞAPKAMA

6 Kasım 2009 Cuma


1925 yılının bir yaz günü Atatürk, Kastamonu’da ilk kez şapka giymesinin ardından Ankara’ya doğru yola çıkar. Ankara’daki tren istasyonunda kalabalık bir grup onu karşılamak için beklemektedir. Grupta Mevlevi Dergahının son postnişini ve milletvekili Veled Çelebi (İzbudak) de vardır. Tabii başında koca Mevlevi sikkesi ile. Trenden inen Mustafa Kemal, onu başında sikkesi ile görünce canı sıkılır ve “Çelebi Efendi, başınızı açın” der. Çelebi Efendi de “Eyvallah” diyerek sikkeyi koltuğunun altına koyar. Ertesi sabah saat 7 sularında Veled Çelebi’nin eşi Enise Hanım bahçıvanın “Paşa hazretleri geliyor” diye bağırması ile uyanır. Hemen koşup karşılar. İçeri girip oturduktan sonra Mustafa Kemal, Enise Hanım’a şöyle der: “Dün istasyonda Çelebi Efendi’ye ‘başını aç’ dedim. Acaba bana gücendi mi diye çok üzüldüm, gönlünü almaya geldim”
Ve biraz sonra odaya giren Çelebi’ye bakıp Enise Hanım’a döner, “Bakın, Çelebi’nin ne güzel başı var” der.
Bu hikayede Atatürk’ün ne kadar hassas bir insan olduğunu ve aynı zamanda Mevlana dergahının son postnişini, Mevlana’nın 18. kuşak torunu olan Veled Çelebi’nin de devrimlere ne kadar açık olduğunu görüyoruz.
Aynı Veled Çelebi, henüz ortada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk devrimleri yokken, genç bir memur iken dahi çalıştığı resmi daireye Mevlevi kıyafeti ile değil takım elbise ile gittiği için tepki görmüştür.
Çelebi’nin yaklaşık 120 yıl önceki çağdaş kafası ile bugün kadınları kara çarşaflara kapatan örümcek kafaları karşılaştırmak insanın içini sızlatıyor değil mi?
Aynı zamanda köşe yazarı, şair ve dil bilimci olan Veled Çelebi’nin Galata Köprüsü’nde önceden tanıdığı bir hoca efendiyle karşılaşıp, başında şapka olduğu için ondan selam alamaması, üstüne üstlük ters bir bakışa maruz kalması üzerine yazdığı bir şiirinden alıntı:

ŞAPKA DESTANI


Bakma sofuca şapkama
Sövme koyuca şapkama
Kötü söyleme şapkama
Dokunma hoca şapkama

Büyük öndere uydum
Ahret kisvesini soydum
Öptüm de başıma koydum
Dokunma hoca şapkama
...
Benim namusum kurtaran
Dönüp bana yapmaz ziyan
Sen kurtarıcıya inan
Dokunma hoca şapkama

Onca ha şapka ha kalpak
Ne farkı var behey ahmak
Bunda bir iyilik var mutlak
Dokunma hoca şapkama
...
Yunan gelseydi vatana
Neler giydirmezdi sana
Utan da söyletme bana
Dokunma hoca şapkama
...


(NOT: Veled Çelebi İzbudak, 2003 yılında kaybettiğimiz anneannem Devlet İzbudak’ın babasıdır.
Timaş Yayınları'ndan Mayıs 2009'da çıkan "Sıradışı Bir Çelebi'nin Anıları-Tekke'den Meclise adlı kitapta Çelebi'nin anıları yer almaktadır.
Veled Çelebi'nin olgunluk döneminde yaptığı Mesnevi Tercümesi ise uzun bir aradan sonra önce Konya Belediyesi ardından Doğan Kitap tarafından basılmıştır.)

Read more...
Related Posts with Thumbnails