BODRUM BIRAKILIP İSTANBUL’A GELİNİR Mİ?

12 Kasım 2009 Perşembe


2009 yılına yeni girdiğimiz günlerdi, İstanbul’daydık ve “Bodrum’u bırakıp buralara gelsek mi artık?” demeye başlamıştık kocamla.  7 yıl önce İzmir’i bırakıp benim çocukluğumun geçtiği Bodrum’a yerleşmiştik ve herkes alkış tutmuştu arkamızdan. “Helal be, herkesin yapmak isteyip de yapamadığını yaptılar, ne güzel bir hayat, huzur var oolum orda huzur” diye diye uğurladılar bizi. Bir kişi de “Ya siz delirdiniz mi, Bodrum’a gidilir mi? Ne yapacaksınız orada?” demedi. Belki düşündü de söylemedi. Yıllarca,  “Gazeteciliğin merkezi  İstanbul, oraya taşının” diyen babam bile pes etmiş, daha büyük şehir yerine Bodrum’a gitmemizi desteklemişti.
Ve işte 7 yıl sonra biz İstanbul’a taşınmaya karar verdik.  Ama bu sefer her şey çok farklı oldu.  Çok iyi bir karar olduğunu söyleyenler, bizim delirdiğimizi düşünenler,  “İnsan bok ister mi? İstanbul bok gibi” diyenler,  ayrılığa üzülen çok sevgili arkadaşlarımız…  Buraya kadar da tamam… Bazıları  zaman zaman biraz abartmış olsa da herkes fikrini söyleyecek tabi. Ama beni en çok şaşırtan İstanbul’a yerleştikten sonra yaşadığım diyaloglar oldu. Hepsini tek tek saysam uzun olacak ama en son önceki gün grip belirtileri gösteren kızımızı zar zor bulduğumuz doktor randevusuna götürdük.  Şu sıralar tümü gibi bu hastane de devlet hastanesi tadında, ana baba günü. Randevunuzdan bir saat sonra içeri girebiliyorsunuz. Doktorun gözlerin feri sönmüş. Sizinle konuşurken esniyor ve hatta “Bu çocuk domuz gibi değil, niye getirdiniz ki?” dercesine tavırlar içinde… Ben kızımızın kalorifer nedeniyle alerjik sorunlar yaşayabileceğini belirtmek istediğim için Bodrum’dan geldiğimizi söylemek durumunda kaldım. Ve hiç şaşırmadım… Aynı  tepki:  Ay hiç oralar bırakılıp buralara gelinir mi?
(Rahat battı, ondan geldik)
 -Nedesindeydiniz Bodrum’un..
-Merkezinde…
-Güzeldir oralar şimdi.
-Hmmm
-Sen denize giriyor musun bakalım ufaklık Bodrum’da?
- ….
-Ama denizi hiç ısınmıyor…
-Yaa…
-Tamam giydirebilirsiniz.

Ben şimdi merak etmeye başladım…  Bu insanlar Bodrum’da ne var zannediyorlar? Yılın sadece birkaç gününü, hadi en fazla birkaç haftasını orada geçirenler, temelli yerleşince ne oluyor sanıyorlar?

Bodrum’da
Kimseye bedava ev verilmiyor, kiralar İstanbul ile başa baş…
İş imkanı çok çok az, işsiz kalanlara da ayda 2 bin lira işsizlik parası verilmiyor.
Öyle kendi işimi kurayım falan zor, harcanıp giden binlerce insan gördük.
İnsanlar melek değil. Buradaki yalanlar, dolanlar, hırslar, entrikalar alasıyla orada da var.
Üstelik dar bir çevrede bu insanlardan kurtulma şansın da yok, her an bir ara sokakta önünde bitiveriyorlar.
Trafik, kalabalık, gürültü 6 ay boyunca bol bol var.
Giyim kuşam ateş pahası.  Bodrumlular toplu alışveriş için hala İzmir’e gidipduru…

Eskiden bunları söyleyenlere ateş püskürürdüm ben biliyor musunuz? Bodrum derdim, tüm sıkıntılarına rağmen yağmurdan sonra bir güneş açtırır, her şeyi unutur insan. İki adım yürür , arkadaşına gidersin, iki lafın belini kırarsın. Çocuklar 12 ay güneş altında D vitamini deposuna döner. Benim niye hiçbir yerim kırılmadı sanıyorsun. İskele meydanına doğru şöyle bir yürürsün için açılır. Adım başı birine selam vermek insanı evinde hissettirir.  Şehirlerde insanlar kazakla gezerken biz denize gireriz.  
Bunlar hala böyle…
Peki değişen nedir?
Sanırım BEN…BİZ…
Biz İstanbul’a geldik millet,  niye geldiniz diyen, çok isteyen varsa Bodrum orada, buyurun yerleşin… Herkesi alıyorlar…


Tüm bunlardan sonra artık BODRUM’u sevmediğim gibi bir anlam çıkmaması için son bir not…
Hep derim,  1977-1985 yılları arasında Bodrum’da geçirdiğim çocukluğumu, o günlerini Bodrum’unu hiçbir şeye değişmem. Üstelik bu konuda da yalnız değilim. Aşağı yukarı aynı dönemin çocukları olan bizler bir araya geldiğimizde öyle bir duygu yoğunluğu yaşıyoruz ki… Bizi birbirimize bağlayan yine BODRUM.
Bana harika bir çocukluk yaşatan ve yetişkinlikte çok önemli dersler almamı sağlayan BODRUM’u hala çok seviyorum.  Kumbahçe  beni bekle, elbet bir gün dönüyorum…


Foto:Kumbahçe sahili Hey Yavrum Hey Restoran'da 1979 yılında çekilen bu fotoğraf Milliyet Gazetesi'nde yayınlandı. Fotoğrafta annem, ben ve restoranın sahibi Mustafa Hoca bulunuyor.

Read more...

YORULDUUUM, KUCAAAK…

11 Kasım 2009 Çarşamba


Sevgili meslektaşım Mustafa Büyüksipahi,
Bugünkü Habertürk Gazetesi’nin Magazin ekinde, editörlüğünü sizin yaptığınız 3. Sayfada bir “resim-resimaltı” haber dikkatimi çekti. Rahşan Gülşan’ın bazı hayvanseverler hakkında yazdığı yazıyı büyük bir zevkle okuduktan sonra gözlerim aşağılara kaydı. İstinye Park’ı  futbolcular basmış.  Ee normal, herkes orada. Ben gittim, çok önemli bir şey göremedim, üstelik orada kocamla kavga ettik. Daha doğrusu kocam ATM’de bir kadınla kavga etti, sonra beni onunla “Kadınla neden kavga ettin” diye kavga ettim. Bir daha gider miyim bilmem.       
Neyse, İstinye Park’a gidenlerden En Büyük CimBomum’un oyuncusu Elano ve eşi, kızlarıyla birlikte İstinye Park’talarmış. “Hayli büyük” olan çocuklarını bebek arabasında taşımışlar. Bu da gülüşmelere neden olmuş. Kim gülmüş çok merak ettim. Bir umut, olur da bu yazıyı okursanız ne olur bana söyleyin, kim gülüşmüş? (Bence kız çocuk 5-6 yaşlarında)
Şimdi siz bilmezsiniz diye ahkam keseceğim, 3 çocuk sahibi çıkacaksınız. Ben rezil olacağım. O zaman cümleyi şöyle kuralım. Siz bilmezsiniz ya da çocuklarınız büyüdü unuttunuz ya da çocuklarınıza bu konuda hiç  şans vermediniz ama biliyor musunuz Mustafa Bey o hayli büyük çocuklar bizi bile perişan eden alışveriş merkezlerinde KUCAK istiyorlar. Böyle kollarını size doğru uzatıp, ağlamaklı bir suratla “YORULDUUUM” diyorlar.  Siz yaklaşık 20-25 kilo ağırlığındaki bu hayli büyük çocuğu kucağınıza alıyorsunuz ama  5 dakika sonra beliniz, kollarınız, bacaklarınız ve daha sonra tüm organlarınız isyana başlıyor. Ve o sırada aklınızdan şu düşünce geçiyor “Şimdi şu mağazada yüzde 70 indirimli bir çocuk arabası bulsam da alsam. Rahat rahat gezsem. Zaten çocuğu buralara sürükledim bir de eziyet çektirmesem. ”  Ve hatta şunu da düşünüyorsunuz;  “Bu işte iyi para var. Alışveriş merkezinde çocuk arabası kiralasam köşeyi dönerim. Çocuklar da aileler de perişan olmaz.” (Bodrum’da bir dükkânda görmüştüm kiralık bebek arabası aslında)
Yaklaşık 5 ay önce Bodrum’dan İstanbul’a taşındığımızda o zaman tam 5 yaşında olan kızımın bebek arabasını bir kenara atalı 1,5 yıl olmuştu. Ama ne zaman ki İstanbul’da yaşamaya başladık, basit bir puset almak bize farz oldu. Kısa mesafelere, sakin ortamlara alışkın çocuk yürümemeye başladı. Eskiden yarım saat yürüyorsa şimdi tepkiden olsa gerek yarım dakika sonra kucak ister oldu. Ama insanın içi elvermiyor, ateş pahası pusetlere para dökmeye. 
Sonunda ne oldu… Bu satırların sahibi kişi araştırdı buldu, ta İzmirlerden ikinci el bir puset aldı. Pusetin bir tekerleği bozuk çıktı. Ama her zamanki gibi karşı taraf değil, utanan biz olduk, iade edemedik. O bozuk pusetle İstanbul’un altını üstüne getirdik. Bize gülüşen oldu mu bilmem, ama isterseniz siz gülün gari…
                                                                 

Read more...

CADI

9 Kasım 2009 Pazartesi



DİKKAT! BU YAZI AYRIMCILIK  DEĞİL, BİR TESPİT YAZISIDIR!!!

Yıl 2008… Aylardan Haziran… O zamanlar Bodrum’da yaşıyoruz ancak kuzenimin düğünü için birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmişiz.  Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan bir diğer kuzenimin İçerenköy’deki evine kendimizi  attık.  Ben, eşim ve o sırada henüz 4 yaşında olan kızımız. Kızımla İstanbul’a daha önce de defalarca gelmiştik ancak epey küçüktü.  Ve en önemlisi  o zamanlar daha Pamuk Prenses ve Yedi  Cüceler  masalını ezberlememişti. Ne alakası var demeyin. Çok alakası var…
Geldiğimizin ertesi günü İçerenköy’deki apartmanın bahçesine indik ve otomobile bindik. Birden kızım heyecandan gözleri büyümüş ve ağzı açılmış bir şekilde “Anneeeeeeeeeeeeee bak cadııııııııı” dedi.  Gözlerinde gerçekten korku vardı.
Hepimiz merakla onun baktığı yöne döndük ve kara çarşaflı  ve elinde büyük bir çanta olan bir kadının karşı kaldırımda durduğunu gördük.  Ve tabi bir anda herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Hayatına BODRUM’da başlamış olan minik yavrum hayatında ilk defa çarşaflı bir kadın görüyordu. Onun yaşadığı yerlerde kimseye çarşaf giymiyordu ve bu görüntü Tramvay Yayınları’nın Pamuk Prenses ve Yedi  Cüceler kitabının bir sayfasında vardı sadece.
Sonra kendimi toparladım. Öyle ya, daha birkaç gün İstanbul’da olacaktık ve kızımın her gördüğü çarşaflıya “cadıııı” diye seslenme ihtimali vardı.  Benzer olayları duymuştuk, tehlikeliydi, aman ha!!!
Hemen toparladım. “Kızım o cadı değil. Öyle giyinmeyi tercih etmiş bir teyze sadece…”
Ve  cevap:
Ama anne elinde sepeti var…
Kadının çantası gerçekten büyüktü.
O gün o kadının cadı olmadığına inanmakta direnen kızım artık bu görüntüye çok alıştı. Çünkü biz artık İstanbul’da yaşıyoruz…
Ve bir de not… O gece kızımın ateşi 40 dereceye kadar çıktı. 3 günlük tatilimiz perişan olduğu gibi sonrasında bize bulaşan mikrop Bodrum’da da hepimizi günlerce yatağa bağladı… Sizce bu kâfirliğin cezası olabilir mi? Bir nevi aile depremi yani…

Read more...
Related Posts with Thumbnails