GİTSİN YAĞLAR, GELSİN BONUSLAR

20 Kasım 2009 Cuma


Hani geçenlerde “Geri Dönüşüm Safı mıyım?” diye yazmıştım ya… Yok değilmişim. Biz geri dönüşümcülere “pes etmeyin” dedirtecek bir haber okudum geçen gün gazetede. Bu haber en çok, bir yıldır evinde biriktirdiği atık yağları verecek bir kurum bulamayan kuzenim İpek sevinecek .
ARTIK BİRİKTİRDİĞİNİZ ATIK YAĞLAR KARŞILIĞINDA GARANTİ BANKASI BONUS KARTINIZA BONUS YÜKLEYECEK…
Duyduğum en mantıklı BONUS hediyesi. Hiçbir şey satın almak zorunda değilsin, olsa olsa biraz daha bonus kazanmak için biraz daha fazla kızartma yersin… Bir süre sonra bunu yapmaman gerektiğini tartın sana söyler zaten.
Gazetede küçük bir kupür olarak çıkan bu haberi ben şimdiden milyonlara (!) duyurayım da yağları artık biriktirmeye başlayın. Biliyorsunuz bitkisel ve hayvansal atık yağları lavaboya veya tuvalete döktüğümüzde çevreye zarar veriyoruz. 1 litre atık yağ, 1 milyon litre suyu kirletiyor. Garanti’nin projesine katılanlar, kendilerine verilen bidonlara sorumluluk bölgelerindeki atık yağları dolduracaklar ve projenin ortağı Ezici Biodizel’e teslim edecekler. Bidon başına da 15 TL Bonus kazanacaklar. Bonus, Garanti Bankası tarafından verilen ön ödemeli kartlara yüklenecek. Ben bu işlerle uğraşamam diyorsanız, verilen Bonus’u da az buluyorsanız, bırakın bu işi başkaları yapsın. Mesela apartman görevliniz. Siz yağları biriktirin, o toplasın, gitsin Bonus’unu alsın.  Ama bunun için en az bir kişinin işi sahiplenmesi, aman boşver demeden insanları yönlendirmesi lazım. Apartman yönetiminizi bu konuda yönlendiren neden siz olmayasınız?
Bilgi notu: Türkiye’de yılda 1.65 milyon ton hayvansal ve bitkisel yağ kullanılıyor ve bunun sonucu 350 bin ton atık yağ oluşuyormuş. Buna karşın geçen yıl toplanabilen miktar 6 bin 300 ton imiş.
Alo Atık Hattı’nın numarası ise şöyle:
444 28 45
www.ezici.com.tr

Read more...

ÇYDD İÇİN BENİM DE BİR HAYALİM VAR


Ayşe Kulin’in  “Türkan”ını okuyorum.  Prof. Dr. Türkan Saylan’ın en yakın arkadaşı Gökşin Sanal ile  13 yaşından beri birbirlerine yazdıkları mektupları kaynak alıyor kitap… Üstelik Türkan Saylan’ın ağzından anlatılıyor. Bunu beklemiyordum.  Kendisi gitti ya, kitap da üçüncü ağızdan olacak gibi gelmişti.  Okumak iyi geliyor, sanki hala buralarda gibi... Daha başındayım ancak Saylan’ın romantik ve çocuk yanlarını okumak çok hoşuma gitti.  Saylan’ın Bodrum’da yaşayan, kendisi de bir “çocuk ruh” olan kardeşi Gündüz Saylan aradı geçenlerde. Tam da ben Gündüz Bey’in bize çok daha önce anlattığı “serenat”  hikayesini kitaptan okumuş ve Gündüz Bey’i düşünmekteyken. Kalp kalbe karşıymış dedik ve o bir şeyler anlattı, ben bir şeyler anlattım, bu devirde iyi niyetli olup kazık yemek mi yoksa art niyetli olup kazık atmak mı daha iyi diye tartıştık, iyi niyetli kalmaya karar verdik.  Gündüz Bey beni başka bir şey için aramıştı aslında… Ve bu telefon beni bu satırları yazmaya teşvik etti.
Prof. Dr. Türkan Saylan’ın kurduğu ve ölümüne kadar genel başkanlığını yürüttüğü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin bir üyesiyim ben de.
Derneğin Bodrum Şubesi  kurulurken, ilk üyelerden biri de benim hep bahsettiğim, hep bahsedeceğim çok sevgili anneannem Devlet İzbudak ve onun çok değerli arkadaşları Şükran Artunkal ve Sevim San idi. Ben o sıralarda İzmir’deydim ama tatile geldikçe heyecanlarını görürdüm.  Bir kitap olurdu ellerinde, bir sonraki toplantıya kadar okuması gereken… Ya da bir pikniğe giderdik, geliri yoksul çocukların eğitimi için harcanacak…  Hepsinin bir çocuğu vardı okuttukları… 2002 yılında ben tekrar Bodrum’da yaşamaya başladığımda anneannem artık derneğe gidip gelecek hal bulamıyordu. Bayrağı devralmak zamanıydı. Gittim üye oldum. Gerçekten çok çalışılıyordu. Yazın herkes meşguldü Bodrum’da ama kışın arı gibiydi kadınlar. Evet, yüzde 99 kadındık ve komisyonlar aracılığı ile çalışıyorduk. Burs komisyonu, gelir getirici komisyon, eğitim komisyonu, kültür komisyonu, gençlik komisyonu vs. Güzel şeyler oluyordu.  Sonra bir gün kendimi yönetim kurulunda buluverdim.  Hiç plan yapmadan adımı listeye yazdırıp hiç beklemediğim oylar aldım. Herkes dedi ki “En genç yönetim kurulu üyemiz.  Anneannesinin izini takip edip gelen tek kişi.”  En genç dedikleri ben o sırada 33 yaşındaydım. Ve evet, annesi veya anneannesi peşinden gelip üye olan pek yoktu. Gençlerimiz vardı elbet. Canla başla çalışıyorlardı ama onlar öğrenciydi ve en çok ders çalışıyorlardı.  Ben de çalışıyordum, yoğun bir işim vardı ama “gençlerin” daha aşina olduğu teknolojik konularda,  dernek bülteni hazırlanmasında, basın ile ilişkilerde tek başıma elimden geleni yapıyordum.  Web sayfası nihayet hayata geçmişti. Ne yazık ki o zamana kadar ÇYDD’yi kadınların toplanıp çay içtiği bir yer olarak gören bazı basın mensupları artık her etkinliğe gelir olmuşlar, gelmeseler bile benim gönderdiğim haber bültenlerini  ulusal basına bile sokmuşlardı.  İki yıl sonraki yönetim kurulunda ise artık aralarında “genç” istemediklerini düşünmüş olmalılar ki yönetime giremedim. Bir oyla kaybettim, on oy farkla kazanmayı beklerken.  Üzüldüm, kırıldım ama sustum. Bazen bir kişi bile bazı şeyleri değiştirebiliyordu, yanlış yönde.  Zaten ardından da Bodrum’dan ayrılıp İstanbul’a gelmek kısmet oldu…
Gelelim tekrar Gündüz Bey’in beni neden aradığına? Ben ayrıldığımdan beri internet sitesi güncellenememişti ve ne yapılması gerektiğini soruyorlardı. Elimden geleni yaptım ama bu böyle ne kadar yürürdü?
İşte mesele yine dönüp dolaşıp gençleşmeye gelmişti. Şubenin canla başla çalışan üyeleri belli konularda uzmanlaşmışlardı artık. Ancak bilgisayar bilgisi sürekli güncellenen genç üyeler yoktu.  Olmuyordu, iş güç sahibi gençler gelmiyordu.
“Türkan” kitabını TÜYAP Kitap Fuarı’nda ÇYDD’nin standından satın almıştım. Oradaki bir bayan da şöyle diyordu bana, “Ne olur gelin, çalışın, çok ihtiyacımız var.”
Bugün gazetede güzel bir havadis okudum. Türkan Saylan’ın en büyük hayali olan “burs alan öğrenci sayısını 100 bine çıkarmak” için 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde “Okumak İstiyorum” adında yeni bir kampanya başlayacakmış. Sanatçılar da bu kampanyaya destek olacakmış.  Umarım bu hayal gerçek olur. Ancak bence unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var… Bunu aslında tüm yöneticiler biliyor ancak gönüllü sayısı yeterli olmadığı için tam anlamıyla yapılamıyor.
Burs verilen öğrencilerle birebir temas… Sıcak temas… Gözlerinin içine bakmak.. Konuşmak… Anlamaya ve anlatmaya çalışmak.
Ve bu iş ne yazık ki evini ihmal ettiği için eşinden sitem duyan, hastalığına aldırmadan derneğin soğuk odasında saatlerce çalışan fedakar bir avuç kadın ile olmuyor. Yetişemiyorlar. İşler yarım kalıyor… Üstelik hep aynı kişilerle çalışmak bir süre sonra motivasyon eksikliği getiriyor.
Sadece Bodrum için konuşuyorum… Şöyle işadamları ile randevu alıp görüşmeye gidecek satış/pazarlama uzmanı, ağzı iyi laf yapan birkaç genç… Ne burslar sağlanabilir…
İnsan ilişkileri kuvvetli, insan psikolojisinden anlayan hatta bu konuda uzman olan, güler yüzlü, girişken, enerjik gençler… Ev ev ziyaret yapabilecek fedakar gönüller…
 Sadece Ergenekon davası nedeniyle bir hışımla kalkıp üye olanlar değil, her daim yürekten çalışacak insanlar… Genç, yaratıcı, becerikli, enerjik insanlar… Büyükleri artık yorulduğunda çoktan işi öğrenmiş, ÇYDD’nin tadına varmış insanlar.
İşte benim naçizane hayalim de bu…

Read more...

BİZİM SÖZLÜĞÜMÜZDE "UNFRIEND" YOK

18 Kasım 2009 Çarşamba

Gazetede okudum. Yeni Oxford Amerikan Sözlüğü, yılın kelimesi olarak Facebook kullanıcıları tarafından oldukça sık kullanılan “unfriend ” kelimesini seçmiş.  Bir arkadaşınızı listenizden silmek, onu arkadaşlıktan çıkarmak yani.

 Bu haberi okuduğum günlerde ise ben internet sayesinde kazandığım dostlukları düşünüyordum. Ve bu dostluklarda şu günlerde nasıl “level” atladığımızı… (“level atlatmak” benzetmesi bilgisayar oyunları ile benzerlik içerdiği için hoşuma gitti, Türkçe olmadığını biliyorum)
Ben şimdi size internet dostluklarımın kısa hikayesini anlatayım.

Küçük kızım henüz içimde… Az ve öz konuşan sevgili doktoruma soramadığım her şeyi büyük bir merakla internet sitelerinde araştırıyorum.  Bebeğimin gelişimini günbegün takip ediyorum. Bugün 1 milim büyüdü, şu günlerde hareket etmesi lazım, bu testin zamanı geldi, erkek mi kız mı nasıl anlaşılır gibi gibi gibi… Kendimi bir mail grubunun içinde buldum. Hamileler, yeni anne olmuşlar, ikinciyi doğuranlar… Her kesimden, dünyanın farklı  yerlerinde yaşayan, her inançtan onlarca anne ve anne adayı.  İçlerinde çılgınları var, mutlu olanları var, kocasından dert yananları var. Gün geldi, ben de aldım kızımı kucağıma… O günlerde içlerinden biri grubu biraz sınırlandırmak için bir yenisini kurdu ve çocukların yaşlarının birbirine yakın olması için bir tarih aralığı belirledi. Eh artık anne adayları ile işim kalmamıştı, hop transfer oldum yeni gruba. Hepimiz aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyorduk.  Uykusuzduk, yorgunduk  ama anne olmuştuk, gururluyduk.

Sonra komik bir şey oldu.  Kızım 4 aylıkken bazı geceler deliksiz uyumaya başlayınca her gece saat başı uyanan bir anne üstüme saldırdı, “Sen ne biçim annesin? Kendin uyumak için çocuğu kaldırmıyorsun” diye.  Sanal kızılca kıyamet koptu. Benden önce grup yöneticimiz girdi konuya ve bir kez daha bölünerek bu sefer  yaklaşık 15 kişilik yeni bir gruba ayrıldık.

Bu hikaye böyle böyle gitti ve biz artık 3 kişiyiz diyeceğimi bekliyorsunuz değil mi? Neyse ki öyle olmadı…
Bu 15 kişilik grup, geçtiğimiz 4 yıl içinde iyi günde kötü günde, sabah, akşam, sabaha karşı, tatilde, iş saatinde, doğum gününde veya cenazede hiç ayrılmadık.  Almanya, Amerika, İstanbul, Bodrum, Tekirdağ… Her yerde bambaşka hayatlar yaşayan ve en büyük ortak noktaları çocukları olan bu 15 kadın bir süre sonra sanal alemle yetinemedi tabii ve yüz yüze görüşmeye başladık.  Gelsin pastalar kısırlar; çocuklar oynasın, biz sohbet edelim. Bu arada büyük bir acı yaşadık. Bir arkadaşımızı trafik kazasına kurban verdik.  Bizim kuzularımız koynumuzdayken onun kuzusu annesiz kaldı, acı çektik. Bir şey yapabildik mi? Pek değil… Çünkü “anne” yoktu artık ve babalarla bu işler pek yürümüyordu.

Gün geldi kırıldık birbirimize. Gruptan ayrılıp bir süreliğine annesinin evine dönen oldu.  Derbi maçlarında gerildik, politikaya dokunduk gerildik, kimse beni sormamış ben yokken dedik gerildik. Ama hiç “unfriend” olmadık.  Durmamız gereken yerleri öğrendik. Bu yazışmaları kimselerle paylaşmadık. Kendimize çok özel bir alan ayırdık.  Annemizi, kocamızı, kayınvalidemizi, patronumuzu konuştuk. Bol bol dedikodu da yaptık. Doktorumuz tavsiyeler verdi, pastacımız pasta tarifleri… Hesap kitap uzmanımız önerilerde bulundu, en matrağımız bol bol güldürdü. Bu arada kuzularımız büyüdü de büyüdü, kardeşler geldi, onlar da büyüdü.
Bugünlerde birbirimizle ilgili kişilik tespitleri yapıyoruz. Birbirimiz hakkındaki olumlu ya da olumsuz gözlemlerimizi yazıyoruz. Grup yöneticimiz takıldı bize, dedi ki “Bekliyorum ne zaman kavga edeceksiniz diye..”  Ve bir diğeri dedi ki,”Bence bu tespitler sayesinde bizim arkadaşlığımız level atladı."
Ben de öyle düşünüyorum. Artık herkes kendini diğerleri gözünden görüyor, nerede yanlış anlaşıldığını daha iyi biliyor.  Mesela şu ana kadar bana bildirilen tespitlerde herkesin birleştiği nokta “açık sözlülük.”  Kendi  hayatımı fazla anlatıyorum ya, onu diyorlar sandım, değilmiş. İnsanlara karşı düşüncelerimi çok açık sözlülükle dile getiriyor ve tabi her açık sözlünün başına gelebileceği gibi zaman zaman kırıcı olabiliyormuşum. Bunu öğrendiğim iyi oldu…

Herkesin böyle güzel internet dostlukları olsun,  “unfriend” bizden uzak dursun… Amin…

Read more...

BİR MUHTEŞEM KİTAP

16 Kasım 2009 Pazartesi


Bin Muhteşem Güneş(*)-Khaled Hosseini /Everest Yayınları
Orjinali geçti elime… Ne zamandır İngilizce kitap okumamıştım diye sevindim. Böyle bir de güzel boyutta basılmış ki… Geniş geniş, ferah ferah…  Ne zamandır tavsiyesini duyuyordum, kitap raflarında görüyordum, hatta cep kitap olarak basılmıştı ve artık “iyice ucuzladım, al beni al beni” diyordu.  Almadım. Biraz geç okudum ama daha iyi oldu.
Afganistan’ın yakın tarihini kadınların dramı üzerinden anlatan bu kitabı İngilizce okumak çok şey fark etti.  Çünkü yüzlerce İngilizce kelime arasında italik olarak yazılmış bazıları; mashallah, jinn (cin), tashakor, moalim, nikka, shaheed, zahmet, hamshira, sofrah vb”  dünya genelinde çok satan bu kitaptaki hikayelere bazılarından çok daha yakın olduğumuza vurgu yapıyordu sanki. Bir şeyler tanıdık geliyordu. 
Kitabı  son otuz sayfasına kadar öfke içinde okudum. Evet, hissettiğim buydu; öfke! Afganistan’da Sovyet rejimi, iç savaş, 11 Eylül sonrası gibi dönemler yaşanırken kadınların neler çektikleri öyle açık bir şekilde gözler önüne seriliyor ki öfke kaplıyor içinizi.   Hem de çok sık duyduğumuz türden bir öfke… Mesela geçen hafta bakire çıkmamak boşanma sebebi olarak resmen tescil edildi bizim ülkemizde, yine öfkelendik…  Diyorum ya birşeyler tanıdık geliyor.
(-Beyefendi, kavununuz kabak çıktı. İade etmek istiyorum.
-A tabi ne demek, verin onu bana, ben keser atarım.
-Sağ olun valla, ben kesecektim ama elimi kavuna bulamak istemedim)
Kitabın son sayfalarında ise öfke yerini göz yaşına bıraktı. Çok sade, dümdüz cümleler öyle bir gözyaşına boğdu ki beni… Günlerdir yanımda yaşayan bir yakınım elimden uçup gitmiş gibi… Aslında salt bir kötü sonla bitmiyor kitap ama bir doğumu müjdeleyen satırda bile acıdan ağlayabiliyorsunuz. (Bknz:romanın son cümlesi)
İnternette şöyle bir dolaştım, birçok kişi kitabın sonunda ABD bayrağının dalgalandırıldığı görüşünde birleşmiş. Meselenin özünden o kadar uzak ki, bu konuyu açmaya gerek yok diyorum.
Bu kitaptan benim aklımda kalan bir cümle var ki….  Aklıma kazındı,  unutmam mümkün değil:

Like a compass needle that points North, a man’s accusing finger always finds a woman. Always…


Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayıcı parmağı da daima bir kadın bulur, daima…


Yalan mı?

(*) Kitabın adı Saib-İ Tebrizi’nin Kabil’i anlatan bir şiirinden geliyor:
“Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin, 
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşini”

Read more...

GERİ DÖNÜŞÜM SAFI MIYIM?

15 Kasım 2009 Pazar


Konu atık malzemeler olduğunda kendimi saf hissediyorum. 
Bu çöp ayrıştırma ciddiyetini ilk kez 1993 yılındaki Hamburg ziyaretimde görmüştüm. Ah daha ne ilkler görmüştüm o seyahatte, günlerce rüyama girmişti. Üniversite tuvaletindeki prezervatif otomatını gördüğümde gözümün önünde  bizim İletişim Fakültesi’nin Harry Potter filminden fırlamış ıslak tuvaleti belirmişti hemen.  O zaman Harry Potter yaratılmamıştı biliyorum, ama içinde mız mız bir hayaletin yaşadığı ıslak tuvalet için J.K. Rowling bizim tuvaletlerden esinlenmiş olabilir.
 Ne diyorduk, atıklar…. Hamburg’a bir süredir orada yaşayan babamı ziyarete gitmiştim.  Bol bol bira içiyorduk ve birkaç günde bir o bira şişelerini cam kumbaraya atmak için gideceğimiz yolun tam aksi yönde uzunca yürüyor,  şişeleri,  tatlı kırılış seslerini dinleyerek kumbaraya atıyorduk.  En faydalı cam kırma eylemi…   Gazeteleri ise gelip alanlar vardı yanlış hatırlamıyorsam…
Zaman geçti, bizim de cam kumbaralarımız oldu, içine camdan başka her şeyin atıldığı… Ama ben kararlıydım, camlar ayrıştırılacaktı. O zamandan beri ne zaman cam kumbarasına cam, kağıt kumbarasına kağıt ve plastik kumbarasına plastik atsam kendimi “saf” hissetmekten kendimi alamam.  İnsanlar da bön bön bakar zaten. Sevgili kocam da buna fazlasıyla destek verir.  Yok, o da ayrıştırıyor, biriken dağları benimle birlikte taşıyor falan ama her seferinde cevabını bilmek istemediğim şu soruyu sormadan da geçemiyor: Ya bunları  karışık olarak toplayıp yine bildiğimiz gibi çöpe gönderiyorlarsa… (Ne biliyorsak?)
29 Mart 2009 yerel  seçimlerinden beri cevabı yapıştırıyorum: Hayır efendim, bu ayrıştırılmış çöpleri gelip alan firmalar var. Belediyeler bu işlerden para kazanıyor.   Böyle diyorum çünkü seçimlerde Bodrum’da basın danışmanlığını yaptığımız başkan adayı, yabancı uyruklu bir Bodrumlunun benzer sorusunu böyle yanıtlamıştı. Yalan söyleyecek değil ya, dürüst adamdı…
Yine de zaman zaman sorgulamadan da geçilmiyor. Misal, artık İstanbul’dayız  ya, geçenlerde birikimlerimizi  (ne fena, tüm birimimiz çöp şu hayatta) semtimizin Migros’undaki kutulara ayrıştıralım dedik. Bir şey dürttü, müşteri ilişkileri bankosunun arkasındaki beyefendiye sordum.
-Ne oluyor bu çöpler?
-Kağıtları belediye alıyor da diğerlerini bilmiyorum.
Tabii benim kocamın yüzünde, olmayan bıyığının altından bir gülümseme… Ben dirençliyim; “Belediye onları da alıyordur, firmalar alıyor onlardan, belediye para kazanıyoryoryoryor….”
Bazen neyin ayrıştırıp ayrıştırılmayacağı konusunda anlaşamadığımızı da söylemiş miydim?
***
Şu günlerde belediyemizin billboard ilanları başladı. Geri dönüşüm kumbaralarını kullanmaya çağırıyorlar bizi. Gerçi geçen gün aynı belediyenin bir çalışanı elimdeki büyük poşetle park içindeki kumbaraya ulaşmaya çalışırken “Ay onları buraya mı atacaksınıııız?” dedi ama. Olsun… Bir daha olursa arar şikayet ederim, elimde kapı gibi billboardlar var.
Son zamanlarda işim rahat… Kızımın okulunun önünde kağıt-plastik-metal-cam olarak ayrılmış çöp kutuları var. Kızım okula otomobille götürdüğüm için işim kolaylaştı. Kızımı okula, çöpleri kutularına… Oh be….
Gerçi kapıdaki güvenlik görevlisinin bakışlarını da üzerimde hissetmiyor değilim.  E normal, oturduğumuz yerin klasik anne tipinden oldukça uzak, son model  cip değil, 35 plaka Fiat Doblo (esnaf cipi) kullanan,  mutlaka selam veren, uyku mahmurluğunu saklamayı beceremeyen ve sürekli çöp ayrıştıran bir kadınım ne de olsa…

Read more...
Related Posts with Thumbnails