BAYRAM, BALIKLAR, BARBIE

28 Kasım 2009 Cumartesi


Bayramda bir gezme bir gezme sormayın…  Niye bu kadar geziyoruz? Bodrum’dan arkadaşlarımız geldi de ondan. Önce bir Forum İstanbul yaptık ki ben çok beğendim. Gerçekten çok şık ve bol etkinlikli bir mekan, üstelik evimizin dostu IKEA ile de köprü komşusu. Şu meşhur Forum Akvaryum’a girdik önce.  Giriş biraz tuzlu, benden söylemesi.  Bir yetişkin 25 TL mesela. Ama içerisi de gerçekten güzel. Pasifikten Atlantik’e, Karadeniz’den Akdeniz’e tüm  deniz canlıları orada. Onca farklı ve  bazen garip yaratıkların arasında Akdeniz’inkileri görünce eski bir dosta rastlamış gibi oluyor insan.  Köpekbalıkları çok ihtişamlı, resifler büyüleyici. Dikkatimi çeken bir şey; yeni açılmış olmasına rağmen personelin biraz bıkkın görünmesiydi. Bayram yoğunluğundan olsa gerek diyorum.  Örneğin 250 milyon yıldır dünyada yaşayan ve evrim geçirmeyen tek canlı olan At Nalı Yengeci’ni bizlere tanıtan genç dalgıç o kadar sıkılmış görünüyordu ki eminim elinde dakikalarca baş aşağı tuttuğu hayvandan daha keyifsizdi.
Neyse İstanbul’da yaşayan herkesin ve her  ÇOCUĞUN en az bir kez görmesi gereken bir  mekan.  Bizim kankalar gibi tatile gelenlerin de…
Bir de Barbie ve Lego’nun 50. Yıl sergisi var Forum İstanbul’da… Ücretsiz sergi sanmayın, çoluk çocuk herkes 6’şar lira ödüyor. Lego bölümünü biraz es geçmişler ama Barbie’ler gerçekten güzeldi. Hele hayatımda sahip olduğum ilk Barbie’yi orada görünce epey bir duygulandım. Ardından da ortaokuldayken İzmir Amerikan Pazarı’nda görüp de almaya gücümüzün yetmediği Şeftali Barbie’ye yine hasretle baktım. Eskisi kadar muhteşem görünmüyordu gözüme ama o günlerdeki duygularımı hala hissedebiliyordum. O günleri düşününce bir de Haribo ayıcıkları gelir aklıma. “Jelibon” marka adıyla bildiğimiz bu şekeri de yine Amerikan Pazarından bir kez almış ve bittikten sonra aylarca boş poşetini koklamıştım. Şimdi Haribo ayıcıkları o kadar güzel kokmuyor. Yok ben büyüdüğüm için değil, vallahi kokmuyor.
Sergiyi gezen son anne-çocuk olmamız sebebiyle biraz ürktüm. Ne de olsa bu bebekleri seks sembolü görenler var. E onların bakış açılarına göre basbayağı pornografik bir sergi var içeride. Üstelik loş ve labirentli bir sergi alanı. Hatta küçük bir sinema salonu bile var. Kızım sinemadan gelen Barbie filmi repliklerini ezbere söylerken ben de etrafı kolaçan ediyordum. Neyse sağ salim çıktık.
Bu sergiden çıkarken akıllanmıştım artık. Akvaryumdan çıkarken bir hediyelik eşya bölümünden geçmek zorundasınız ve çocukların yüreklerini hop hop ettirecek onlarca ürün var. Orada oltaya geldik bir kez, Barbie çıkışında gelmemeliydim. Oyun alanında güzelce oynadık ve satış bölümünde o ürünlerin de sergi olduğuna bizimkini inandırabildim. J
Aslında ne yazacaktım nereye geldim… Neyse, esas konuyu bir sonraki yazıya aktarıyorum.

Read more...

HAY AĞZINA SAĞLIK!

27 Kasım 2009 Cuma

Son günlerde  televizyon ve gazete haberlerinde kışkırtanlarla kışkıranların haberlerini okudukça aklıma bir filmden  bir cümle gelip duruyor.
Başka Semtin Çocukları…  Aydın Bulut’un yönettiği film Gazi Mahallesi’nde geçiyor ve konu tüm Türkiye’yi kapsıyor. Herşey var; yoksulluk, namus meselesi, her türlü ayrımcılık, terör sorunu, terör gazisi olmak… İzlemek lazım.
İşte bu filmden aklımda kalan bir cümle var.
Veysel (İsmail Hacıoğlu) sevdiği kız Saadet (İpek Yaylacıoğlu) ile aynı tekstil atölyesinde çalışmaktadır. Veysel Alevidir ve kızın ailesi bu ilişkiye karşıdır. Kızın ağabeyi nefes aldırtmaz kıza. Bir gün işyerinin balkonunda iki aşık dertleşirlerken ağabey basıverir işyerini ve kıyamet kopar. Ağabey kardeşini alıp giderken  atölye sahibine Nusret’e de “Sana namusumuzu verdik ulan” diye bağırır.
Bir sonraki sahnede patron Veysel’e şöyle bağırır:
“Ya ne kas kafalı adamsın sen Veysel. Oğlum, baban istemez, sülalen istemez, onlar seni  istemez. Sen ne cüretle bu kızı istersin anlamıyorum ki ben? Değişmiyor oğlum bu memlekette bu işler. Yok Aleviydi, yok  Sünniydi, Kürt’tü, Türk’tü, Çerkez’di,  Arap’tı, bok var sanki …na koyayım.  Sanki herkes babasını doğru biliyor bu memlekette.”

Read more...

BİR KEZ DAHA GİTTİ “TÜRKAN”

26 Kasım 2009 Perşembe

Ayşe Kulin’in “Türkan”ını bugün gözyaşları içinde bitirdim. Kaç gündür Türkan Saylan ile yaşıyordum, bugün tekrar gitti ebediyete…  Yanında anneannemi de götürdü üstelik. Çünkü birkaç sebepten dolayı kitabı okuduğum süre boyunca Türkan Saylan’ın kişiliğini okuyordum ve zihnimde anneannemin yüzü canlanıyordu.  Bunun birkaç nedeni var.
1.       Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni hayatıma sokan anneannemdi.
2.       Anneannem de tıpkı Saylan gibi “çelebi” ruhlu bir kadındı.
3.       Yaşlılıkları, zayıflıkları ama ona rağmen hala parlayan, cin gibi bakan gözleri birbirine çok benziyordu.
Kitap bitip de kapağına tekrar baktığımda irkildim. Üzerinde anneannemin fotoğrafı yoktu çünkü.
Bu kitabın birçok bölümünü biliyordum aslında. Saylan’ın hikayesini, evliliklerini, mücadelelerini, nasıl bir aileden geldiğini... Ancak bu kitapta öyle bir anlatım vardı ki içime işledi. Dernek çalışmaları sırasında sadece birkaç kez bir arada bulunabildiğim bu insanın hayatıma daha çok değmesini isterdim.  Ancak yine de onun bir doktor olduğunu, insan sevgisi ile dolup taştığını, derneği ne amaçla kurduğunu, hangi hain(!) amaçlara hizmet etmediğini  BASKIN gününden önce de biliyordum ve az da olsa onun hedeflerine katkım olmuştu. Ne mutlu…
Kitaptan çok önemli bulduğum birkaç alıntı yapmak istiyorum…
“Bir taraftan biliyordum ki sadece benim çalışmamla hiçbir şeyin düzelmesi mümkün değildi. Ama ben bana düşeni elimden geldiğince yapmalıydım.”
Evet, ne sadece Türkan Saylan ile düzeliyor bazı şeyler, ne de sadece ÇYDD ile. Rehavet içinde şikayet edenlere bir not…

…Diyeceğim şu ki, bize çok uzak duran kişilere dahi, bir ortak nokta bulup gönüllerine dokunursak, doğru sözleri söyleyebilirsek, iletişim kurmak her zaman mümkündür ve sıcak bir iletişim mucizeler yaratabiliyor.

Kürsü başından siyaset yapıp sonra neden oy alamadığını anlamayanlara duyurulur.


“Gelmiş geçmiş iktidarların hangi biri hakkaniyetli davrandı? Hangisinin gözünü hırs bürümedi, hangisi adil kalabildi? Hata yapmadı? Niye bunlar farklı olsun ki? Sağdan sola, bütün partileri, liderleri ve insanlarıyla, bir bozulma yaşıyorsa ülke, eğitim sistemimizde ve ahlak öğretimimizde büyük bir yanlışlık olmalı. Hangi iktidar gelirse gelsin akıl sağlığını ve ahlakını kaybetmekte toplum.
Türkiye’de sorunun sadece mevcut iktidarla ilgili olduğunu düşünüp ununu eleyip eleğini asmışlardan medet umanların dikkatine sunulur.

Ama beni en çok üzen, bir kez daha kamplara ayrılıyor olmamız. Bunu hep yaptık. Hiç ders almadık.

Alevi-Sünni diye ayırdık. Türk-Kürt diye ayırdık.

Bu kez din üzerinden bölünüyoruz. Türbanlı-türbansız, inançlı-inançsız, dinci-laik! Sürekli intikam peşindeyiz. Ne saçma bir gidiş bu! Ne tehlikeli, ne yaman!

Bir pedagoji kongresinde dinlediğim konuşmasında şöyle demişti:” Kürt çocuklara da burs veriyoruz diye Kürtçülükle suçlanıyorum. Kürtler de beni kızlarını asimile etmekle suçluyor. Kimseye yaranamıyorum.” Çamur atmak ne kolay!!!


… Kızgınlığım, seyirci kaldığım, elimden bir şey gelmediği için sadece kendime. Anlatamadığım, aydınlatamadığım, öğretemediğim, dönüştüremediğim için! Yoksa kime ne için kızacağım? Korkuların, kinlerin ve cehaletin esiri olmuş insanlara kızamaz bir doktor. Beni darbeye teşebbüsle suçluyorlar. Oysa darbelerin yaptığı tahribatı kimse benden iyi bilemez.


…Minnettarım tüm hayatımı vakfettiğim cüzamlılarıma, çünkü onların çocukları sayesindedir ki memleketimin binlerce başka çocuğuna da uzanabildim. Yoksul olmaları, çaresiz olmaları koşuluyla hiç ayırım yapmadan, Türk-Kürt-Süryani vs. demeden kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladım, ışık tuttum yollarına. Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gavurluğum kaldı ne Kürtçülüğüm, ne de komünistliğim. Şu son aşamayla darbeci yerine kondum. Umurumda bile olmadı. Çünkü ben, gavur, Kürtçü, komünist veya darbeci değilim. Ben sadece, yüreği insan sevgisi ile dolu bir  hekimim.

TAVSİYE
Türkan Saylan ile ilgili varsa ön yargılarınızdan kurtulmak, eğer mevcut bir rehavetiniz varsa bunu atmak, ister ÇYDD ister başka sivil toplum kuruluşu ve  hatta siyasi partide ülkeniz için emek vermek istiyorsanız bu kitap da insana iyi gaz veriyor.







Fotoğraf: Yaprak Çetinkaya/Nisan 2007 BODRUM

Read more...

ESKİ BODRUM ENCİKLERİ

24 Kasım 2009 Salı


İstanbul’a geldik ama unutamıyoruz işte Bodrum’u. Zaten unutmak da istemiyoruz ama ilginçtir aklıma gelen yakın geçmiş değil, hep çocukluk. Geçen cumartesi günü bir araya geldiğim dostlarla yaptığımız sohbetler sonunda anladım ki yalnız değilim. Hepimiz Bodrum’u düşünüyoruz ama “ESKİ BODRUM”u…
Geçen Temmuz ayında, bu şehirdeki ilk günlerimde IKEA’da Başak ile karşılaştık. Sevinç içinde kucaklaştık. Aslında Başak ile süregelen bir dostluğumuz yoktu. Sadece “Eski Bodrum”dan aynı dönemin iki güzel kızıydık.  Bunu tabi biz değil, çevremizdekiler söylüyordu. Oysa şimdi öğreniyoruz ki  o zamanlar ikimiz de bir diğerini beğenir, “Ne güzel kız” diye hayranlık duyarmış. Çevremizdeki küçük erkekler sağolsun, biz bir anlamda rakiptik aslında Başak ile. Ve tahminen 20 yıldır falan görüşmüyorduk. Çocuklukta donup kalmıştı bizim için zaman. Ama o gün iki yetişkin kadın ve anne olarak sarıldık birbirimize.
O karşılaşmanın etkisiyle bir buluşma gerçekleştirdik. Sadece kızlar vardı ve şans eseri artık ABD’de yaşayan Mügemiz de o gün İstanbul’daydı. Herkes geçen yıllarda neler yaptığını, ilişkilerini, evliliklerini, işini gücünü anlattı, akşam oldu. Bu buluşmanın fotoğrafları Facebook’a düşünce “Eski Bodrum” un diğer çocukları isyan etti…  Bir buluşma daha ayarlamak farz olmuştu.
O buluşmayı da geçen cumartesi yaptık. Eski Bodrum”u yaşayan çeşitli yaşlardan, çeşitli mesleklerden yaklaşık 15 kişi bir aradaydık o gün Moda’da.  Bir tür mezunlar buluşması gibi. Hepimiz Eski Bodrum’dan mezun olmamış mıydık zaten? O dönemin sonradan olma Bodrumlu çocukları için bir okul değil miydi o kasaba? Bu mezuniyetin değeri kişiden kişiye değişiyordu ama tek bir gerçek vardı herkes Bodrum’u özlüyordu. Pardon, Eski Bodrum’u… Ne acıdır ki o masada yıllardır Bodrum’a gitmeyenler, gidip de sokaklarında ağlayanlar ve bir daha gitmek istemeyenler,  Bodrum’da bir ev alıp hayal kırıklığına uğramak yerine başka bir yerden ev almayı tercih edenler vardı.  Tekrar buluşalım deniyordu ama  “Bu sefer Bodrum’da buluşalım” denmiyordu.  Bir ağabeyimizin deyimi ile biz Eski Bodrum encikleri  takılıp kalmıştık geçmişte bir yerde, değişimi görmek acıtıyordu.
Ama ne hikayeler çıktı sohbetlerde… Mesela Cin Tonik’e Bodrum mandalinası koyma zevkinin nasıl başladığını o gün öğrendik hepimiz.  Defalarca izlediğimiz Hadi Gari Cumhur filminin bazı sahnelerinde hala fark etmediğimiz detaylar olduğunu…  Cumhur karakteri yaratılırken hangi ağabeyimizden esinlenildiğini... Ahmet Amcanın sağlığını, Fatma teyzenin evinin yerinde durup durmadığını…   Kimin hangi mahallede hangi evde kaç yıl oturduğunu… Kimin kimle akraba olduğunu…
Yıllarca Bodrum sokaklarında görüp şahsen tanışmadığın birini yıllar sonra eski dostunu bulmuş gibi selamlamak…  Yılların birikimi ile bir onla bir bunla aralıksız konuşmak…
Hoştu, gerçekten çok hoştu…



Bir de ertesi gün Veli Ağabeyimizin(*) veda haberi gelmeseydi…

Peki nedir bu bizim tutturduğumuz “Eski Bodrum”… Bizi nasıl bağlıyor birbirimize bu kadar? Onu anlatabilir miyim bilmiyorum ama daha sonraki yazılarda deneyeceğim.. Eski Bodrumluların destekleri ile…


(*)Veli  Turan, Bodrum’un en eski barı (1977) Veli Bar’ın sahibi idi.

Read more...

DİKKATİNİZİ ÇEKMEK İSTİYORUM

23 Kasım 2009 Pazartesi


Sayfamın sağ sütununda "DİKKATİMİ ÇEKENLER!!!" bölümüne beğendiğim ya da tam olarak katılmasam bile çok enteresan bulduğum yazılara link veriyorum.
Gören olur. görmeyen olur.. Şu saat itibari ile link verdiğim son 5 yazıyı özellikle okumanızı rica ediyorum.
Son zamanlarda okuduğum en güzel yazılar...
Yavuz Semerci'den iki bölüm halinde "BİR DERSİM HİKAYESİ"
Bekir Coşkun'dan "Kesmek" Son cümle beni çarptı...
Ve Umur Talu'dan bizi bizimle yüzleştirecek, tokat gibi iki yazı...
Lütfen okuyun ve kızmadan önce düşünün...

Yaprak

Read more...

KEŞKE BİRİ DE BİZİ UYARSAYDI

2012 “Bizi Uyarmışlardı”
Malum film…2012’de dünyanın sonunun geleceğini öngören sözde Maya efsanesinden esinlenerek hazırlanmış bir felaket senaryosu.
Filmin vizyona girmesine birkaç hafta kala, benim evimin de Birleşmiş Milletler üssü (benzetme için teşekkürler Ayşegül) gibi olduğu günlerde bir de Maya misafirim vardı. Gazetelerde çıkan haberleri o da doğruladı. Mayalar, takvimlerinin 2012’de bitmesini bir felaket değil, bir başlangıç ve kutlama olarak görüyorlardı.
E tamam, biz de gitmeyiz, izlemeyiz, çok da meraklı olduğumuz bir tür değil…
Ama kader ağlarını öyle örmedi işte. Benim gibi vampir Edward hayranı kuzenimle birlikte çocuklarımızı uyutup ve sorumluluklarını devredip kendimizi gece seansı için sinemaya attık. İstanbul’un iki ayrı ucunda yaşayan, çok sık görüşemeyen, sis nedeniyle birlikte bir gece geçirmeleri gereken, bu geceyi de çocukları uyutup dışarı çıkmak olarak değerlendirme şansına sahip olan iki hatunun şansı Edward’ı da izlemeye yetmedi. Son seansın son iki bileti yan bankoda bir saniye önce satılmıştı. E napalım, madem o kadar methettiler, görsel şölen dediler, 2012’ye gidelim. Onun da son iki bileti ve en önde, en ortada iki koltuk. Ölmek var, dönmek yok, aldık biletleri.
Film bir klişeler geçidi… Bu türün tüm Amerikan filmlerini toplayın, klişelerini bir araya getirin, hepsi  2012’de var işte.  Dünyanın sonunun geleceğini öğrenen Amerikalılar birkaç tane Nuh’un Gemisi yaptırıyorlar. Nerede? Çin’de… Çok şeker…  Çinliler karınca gibi çalışıyor. Bu gemilere kimler binecek? 1 milyon Euro’yu bastıran girer. Ama ya gemiyi inşa edenler? Geminin haberini duyup yanına kadar gelenler? Çocuklar? İnsan kimin gemiye bineceğine nasıl karar verir? Ha bir de hangi ülkelerin haberdar edileceği kısmı var ki vallahi kalbim kırıldı. Türkiye’ye kimse haber vermedi. Gemilere bir tane bile Türk alınmadı. Size söylemediler mi, bir Türk dünyaya bedel. Cahiller işte… Neyse, filmin sonunda dünyanın sular altında kalmış uydu görüntüsünü  gösterdiler de, Türkiye yerinde duruyordu.  Bu da size kapak olsun!
Bir süre sonra klişeler o kadar art arda saldırmaya başladı ki kuzenle bir yandan kafamızı koruyor bir yandan da gülüyorduk. Bu durum 3 saat sürdü…
Sinema uzmanı falan değilim ama ben sizi buradan uyarayım… Bu filmde iş yok.Siz de benim gibi hafta sonu diye 15 lira bayılıp boş yere vakit kaybetmeyin.
2012’den benim aklımda kalan sürekli şapka takan küçük kız oldu.
Bu arada Çinliler istediler mi neler yapıyor, gemilere birşey olmadı vallahi. Bizim oyuncaklar bir gün dayanmıyor ama…

Read more...
Related Posts with Thumbnails