KURMALI BEBEK BOZULDU

11 Kasım 2010 Perşembe

Fotoğraf: AA




Bir kadın anne olunca, kendisinden sonra anne olmak isteyenlere, istemeyenlere, isteyip de olamayanlara söyleyecek çok sözü olduğunu düşünüyor. Anne olalı bir kaç ay dahi olsa...  Onun bildiği daha fazla, anlatacağı daha fazla oluyor gibi... Nasihatlere her daim hazır...

İtiraf etmem gerekirse ben de... Yapıyorum bunu...

En çok söylediğim ise ilk günden biri (6,5 yıldır) şu... Annelik güzel olduğu kadar çok da zor, iyi düşünün, acele etmeyin....

Bilinen kalıp anne cümlelerine uymuyor biliyorum. 

Daha agucuklu gugucuklu, sevimli şeyler söylenmesi beklenir. "Ah dünyanın en güzel duygusu. Mutlaka tatmalısın. Ne kadar erken anne olursan o kadar iyi olur" falan filan...

Demem, diyemem....

Diyenlerin de yüzde yüz böyle düşündüğüne inanmam.... Kusura bakmasın kimse...

Çünkü bana göre annelik bir yanıyla insanın içinden taşan, nasıl ifade edeceğini bilemediği kocaman bir sevgi demekse.... 

Diğer yanıyla ise artık annenin hayatının ikiye bölünmesi, 180 derece değişmesi, kalbininin sık sık sıkışması, bazen vicdan azaplarıyla kıvranıp bazen de çocuğunun başına gelebilecek kötü olayları düşünüp delicesine korkmasıdır. 

Dünyanın dört bir yanında çocukların başına gelen felaketlerin sizin yavrunuzun da başına gelebileceği gerçeğini düşünmemek için zihninizle savaşmaktır.
Ve bu zorluklar çocuk büyüdükçe artar. 

Birçok yeni anne gibi ben de ilk günlerde duyduğum "Büyüdükçe dertleri de büyür" lafına inanmamıştım. 

Artık inanıyorum....


Bütün bu yazdıklarım nereye bağlanacak söyleyeyim... 

Pamuklara sarıp büyüttüğünüz, her hareketini alkışladığınız, eşsiz, benzersiz, bir tanecik yavrunuz için hayatın zorluklarının başladığı ilkokul birinci sınıftayız biz de bu sene...

3 yıldır anaokuluna gidip gelen bir çocuğun ilkokula gitmesini farklı kılan nedir? Çok şey...

Artık onu kapıda karşılayan, göğsüne bastıran, üstünü başını değiştirmesine yardım eden bir öğretmen yok sabahları. 

Okul kapısında (okul servisi de olabilir) vedalaştığınız bebeğiniz artık çantasını çeke çeke, bir çocuk kalabalığının içinde yürüyor sınıfına doğru. 

Tek başına gidiyor sırasına, tek başına soyunuyor, defterini, kalemini, silgisini çıkarıyor tek başına. 

Artık tek başına... 

Bu değil miydi size muhtaçken istediğiniz. Ah bir  dişi çıksa, ah bir yürüse, ah bir konuşsa da derdini anlatsa, ah bir çişini söylese, ah bir kendine yetse, ah bir ...iki... üç....

Hepsini yaptı. 

Yapacaktı zaten, siz bazen boş yere telaşlandınız. Hatta kabul edin kıyasladınız, bilmem kiminki çişini söylüyormuş artık, konuşmuş, koşmuş diye...

Ama bir ay önce ama bir ay sonra....  Sizinki de yaptı hepsini.... Değil mi?

***
Peki şimdi niye bu telaş.... (Kendime de söylüyorum biraz bunu....)

Yazacak o da.... 

Okuyacak sonra...

Belki matematiği sevmeyecek, belki Türkçe'yi... 

Yazısı çok çirkin olacak ömür boyu belki. 

***
İşte anneliğin en zor kısımlarından biriyle daha karşı karşıyayız.

Çünkü artık iyice anlıyoruz ki bizim oyuncağımız değil o. Kurmalı bebek değil.

Bizim istediğimiz kadar mükemmel (!) olmayacak.

Sınıfın en çalışkanı olmayacak belki. 

Ya da spor takımlarına seçilemeyecek. 

Öğretmeninin en sevdiği öğrenci de olmayacak. 

Olmasın...

O hala o... Hani o ilk gün kucağınıza alıp inanamayan gözlerle baktığınız bebek o....

Ne değişti? Niye kızıyorsunuz ona?

Onu siz doğurdunuz, sizin genlerinizle geldi bu dünyaya. Onu siz büyüttünüz bu yaşa kadar. 

Beklentiniz yokken çok sevdiniz onu. Kızmadınız hiçbir şeye. 

Ama sizin beklentilerinizle onun yapabildikleri uyuşmayınca...

Sevmeyecek misiniz onu artık?

Eziyet mi edeceksiniz daha iyi, hep daha iyi olması için...

Ya da tamamen terk mi edeceksiniz ne hali varsa görsün diye...


Siz bilirsiniz...

Ama o hala o ilk gün kucağınıza aldığınız bebek.... 

Unutmayın.

Read more...

ALIŞVERİŞ SEPETİ VE ÇELİŞKİLER

30 Ekim 2010 Cumartesi

Dün sabah, akşam yapacağımız kutlama için zamlı rakıları almaya Migros'a gittim... İstanbul'un eğitim düzeyi yüksek (!) bir semtinde yaşamakta olmakla beraber karşılaştığım bazı olaylar hep insanları ve ardından kendimi sorgulamama neden olur... Dün markette ve çıkışında yaşadıklarım ise işin doruk noktasıydı...

Şöyle ki....

Kasaya geldiğimde arkamda bekleyen anne-oğul aceleleri olduğu için olsa gerek-çaktırmadan beni ezip geçmek istediler. Bunu alenen yapamadıkları için sistematik bir çalışma içine girdiler. Ben daha eşyalarımı paketlerken kadın dibime yanaştı. Kart şifremini girerken kendisiyle gereksiz temasa girdik. Ama çekilmedi. Tüm işimi bitirip torbalarımı yüklenmeye hazırlanırken oğlu coşkuyla paketleme alınına ulaşmak istedi ve bana bir dirsek geçirdi sonra da "Özür dileriiiiiiim" dedi.

La havle... Hiç yanıt vermeden dışarı çıktım.

Kapıya oldukça yakın otomobilime geldiğimde kapıya (dolayısyıla alışveriş sepetlerine)  benden de yakın bir kadın dikkatimi çekti. Kadın torbaları bagajına boşalttıktan sonra sepeti yanında park halinde duran otomobilin arka tamponuna dayadı. Ve gayet rahat arabasını çalıştırıp gitti. Ben de içimden "Pes, yuh, bencil yaratık, salak karı" diye saydırmaya başladım.

Ama o da ne!!! O sırada benim mağdur olarak gördüğüm aracın sürücüsü kadın geldi. Alışveriş sepetini gördü, hiç kızmadı, sakince aldı ve bir arka sırada duran cipe dayadı. Bastı gitti...

Benim içimdeki sesler iyice yükseldi, itiraf ediyorum hakaret ettim... "O...", dedim, "İyi olmuş sana, ne olur iki adım ötedeki sepetlerin yanına bıraksan...."

Bu arada kendi sepetimi boşalttım ve geri götürdüm. Ama içime sinmedi, geçerken cipin arkasındakini de aldım. Yerlerine yerleştirdim ve doğru davranmanın huzuru içinde arabama doğru yürüdüm.

O sırada bana dirsek atan çocuk dışarı çıkmıştı ve cipine (!!!) doğru yürüyordu.

Read more...

BODRUM NOTLARI

(Acelen mi vaa?)

9 Eylül 2010 Perşembe

Bir Bodrumlu otomobili ile yolda gidiyormuş. Yolun kenarında arkadaşını görmüş. Durmuş ve sohbet etmeye başlamış. Arkasından bir Bodrumlu daha otomobili ile gelmiş ve arkada beklemeye başlamış. Beklemiş, beklemiş… O sırada bir İstanbullu gelmiş. Önünde duran iki aracı görünce kornaya basmaya başlamış. Dat daaat daaaaat… Öndeki Bodrumlu başını camdan çıkarmış, ağır ağır arkaya çevirmiş ve sormuş:

-Noldu? Acelen mi vaa?

-Evet acelem var, diye feryat etmiş 34 plaka…

Bodrumlu yine ağırdan yanıt vermiş;

-Acelen vaa’sa Bodrunda ne işin vaa?

Bir haftalık Bodrum tatilimize sevgili arkadaşım Nihal’in anlattığı bu hikaye renk kattı. Tabii bunu sesli dinlemek lazım. Örneğin”Bodrunda” derken “m” yerine yanlışlıkla “n” yazıldığı zannetmemek lazım… Vurguları da duymak... 

İşte böyle ağırdan bir, 7,5 günlük Bodrum tatilini devirdik geldik.

Yıllık izninin bir bölümünü kullandığından dolayı yazısını yazamayıp sonra “Bodrum Notları” yazan koskoca köşe yazarlarına heveslendim, ben de Bodrum notları yazayım dedim J

Haydi buyurun…



Uzun yıllar sonra tatil için Bodrum’a gitmek… Çok heyecan vericiydi… Hele ki sabah daha şehir uyurken, Kumbahçe’nin nemli kumları üzerinde kafasında Mini Mouse kulakları, yüzünde utangaç ve de heyecanlı bir ifade, 6 yaş ayakları ile bana koşan kızımı kucaklamak, kokusunu içime çekmek… Çok güzeldi…

BODRUM’DA REFERANDUM

İlçenin dört bir yanı “EVET” afişleri ile özenle donatılmış olsa da çoğunluğun “HAYIR” diyeceği  kesin gibi…  Zaten CHP’nin kalesi olarak görülen bölgede bu nedenle bütün billboardlar AKP’ye adeta terk edilmiş adeta…

BARAZ OTELDE SONA DOĞRU…
Bodrum’un “ilk en çirkin” binası olan Baraz Otel binası yıkıma doğru yaklaşıyor. Yıllardır çeşitli iddiaların hedefi olan Baraz’da bu sene çıkan ve can alan büyük yangın bir şeylere vesile oldu. Bugüne kadar olanlar ilginçti zaten.. Ancak yangından sonrası da hayli ilginç oldu. Tahliyesi istenen bina bir güzel yenilenip hizmet vermeye başladı. Ama sonuçta 1 Eylül günü eşyalar boşaltıldı. Eğer yıkılıp sokakla denizi buluşturacak bir projeye ilham verecekse ne güzel.. Ben de bir koşu fotoğraflarını çektim. Birkaç yıl sonra Eski Bodrum fotoğraflarına ekleriz, bir zamanlar bir Baraz Otel vardı diye…  Çirkindi falan ama anısı da çoktu yahu…




HARUN AYNEN DEVAM…

Hadi Gari Cumhur filminin yönetmeni ve Cumhur’u, Cevat Şakir Belgeseli’nin yaratıcısı çılgın dost Harun (Özakıncı) yeni bir projeye başlamak üzere… Hadi Gari Cumhur’un Kırmızı Fundayili İpraam’ı Serhat Saylan yine başrolde… Hikaye de çok matrak.  Heyecanla bekliyoruz. Serhat’ı  bu sefer de keşfetmezlerse “pes” diyeceğim.   Bu arada Harun ve eşi Duygu’nun en güzel projeleri  Zeynep’i de gördüm..  Of ki ne of… Tam ısırmalık bir dünya güzeli…




BİZ ESKİDEN ESKİDEN…

Eskiden deniz kabuğu toplardık ya hani kumsallarda… Şimdi Kumbahçe sahilinde çocuklar arasında yeni bir moda var; nargile ağızlığı toplama.. Zaten sahile dökülen dere kumunda kabuk falan yok.  Şimdi hani nargile modası var ya. İnsanlar o nargileleri içerken sanıyorum ya kendilerinden önce kullanılan ya da kendi kullandıkları ağızlıkları kuma fırlatıveriyorlar. Hiç içmediğim için yorum yapamıyorum. Ancak her yer bunlarla dolu. Biz de kendimize bir seri yaptık… Böylece sahili temizlemiş de oluyoruz. 




BELEDİYE

Yönetime geleli 1,5 yıl kadar olan yeni yönetimden çok memnun olan da duymadım, çok şikayetçi olan da. Çok fazla da dolaşma şansım olmadı bu sefer. Ancak birkaç yıl önce de dikkatimi çeken  konuda değişen bir şey yok.  Fırsat bu fırsat tekrar yazalım… Kumbahçe Çay Bahçesi güzelleşmiş. Ancak oyun parkında güzelim ahşap oyuncakların yerini plastik yığınları almış sevmedim… Ama madem böyle yapıldı bari o ahşap oyuncaklar Atatürk İlköğretim Okulu yanındaki mezbelelik parka konulsaydı. Parkın önündeki tezgahlar kaldırılmış ancak parkta çocuk yok. Niye olsun ki… Fotoğraflara bakıp kararı siz verin….





KOMŞULUK

Tabii yıllar içinde dükkânlar el değiştiriyor. Elemanlar değişiyor… Derken komşuluk ilişkileri de sekteye uğrayabiliyor.  Mesela şu fotoğraftaki manzaraya bakar mısınız? Gün batımında oturduğumuz yerden güzelim kale manzarası yerine şezlong ve yastık yığını üzerine kondurulmuş tabureler izlemek zorunda kalıyoruz. İndirilmesini kibarca rica ettiğinizde adamın biri size en kaba haliyle “işim var, sonra” diyebiliyor. Çünkü bencil, çünkü umurunda değil. Ve Bodrum’da bu tür esnaf o kadar çok arttı ki, sonumuz hayır olsun. İyi komşulardan da Allah razı olsun...



YENİ BİR YAŞ

Yeni yaşıma da Bodrum’da girdim. Pek güzel oldu. Hatta sevgili kocamın sürprizi ile doğum günüm sadece benim değil onlarca insanın gecesine renk kattı. Efendim, hani şu kağıt balonlar var ya, içinde mum yakıp gökyüzüne gönderiyorsunuz, tabii bir dilek tutarak. 5 adet büyük boy balonumuz vardı. Daha ikinciyi gönderirken sağdan soldan esnaf üzerimize atıldı, “Nereden aldınız? Bir tanesini bana verir misiniz?” vs diye. Bizim 6 yaş grubu bile sonunda isyan etti, “Aaa sormasınlar artık nerden aldınız diye yaaa” diyerekten… Ertesi gün ta nerelerden haberi gelmesin mi, herkes merak etmiş havada uçan ışıklar nedir diye. Pek sükse yaptık yahu…



AİLE VE DOSTLAR

Ailemiz ve can dostlar bıraktığımız gibiler, iyiler, mutlular… Bodrum onlarla daha güzel…


BODRUM’DAN AYRILMAK

Bugüne kadar kaç kere başımı bir otobüs camına dayayıp içim buruk ayrıldım şu Bodrum’dan, sayısını bilmiyorum. Tabii yaş ilerledikçe öncelikler değiştikçe hisler de değişiyor.  Mesela bana bu sefer Bodrum’dan ayrılmak  zor gelmedi hiç. Ama Yağmurumdan ayrılmak çok ağır geldi. Üstelik 5 gün sonra o da gelecek İstanbul’a… Ama bir çocuğa 5 günün ne kadar kısa olduğunu anlatmak kolay değil. Kavuşma sabahı sevinçle havada duran Mini Mouse kulakları düşmüş, gözleri yaşlı, “Ama ben çocuğum. Seni aklımdan çıkaramıyorum” deyişi yok mu? İstersen dünyanın en güzel yerine git, bir çocuk böyle dedi mi her yer kapalı bir kutu… 
Kuzu ve annesi, cici komşu Fatma hanımın doğum günü hediyesi çiçeklerle....


ÜZÜCÜ BİRKAÇ NOT:

1. Kale ile Halikarnas arasındaki koyda inanılmaz bir tekne yoğunluğu var. Kaptan bir dost dedi ki sintinelerini boşaltıyorlar denize... Eyvah eyvah... Yok canım falan derken aynı akşam Halikarnas önündeki T iskeleye bağlı bir teknenin üzerinde otururken... Gerçekten birisi bastı sintineyi denize. Kokuyu duymasam inanmayacağım. Ama demek ki acımasız, hain, pis, pislik, rezil insanlar var. Onlar kadar denetleyemeyenler de utansın!

2.Uslu Pansiyonun önünde yıllar sonra ilk defa Mehmet Uslu'yu görememek, karısını yalnız oturur görmek üzücüydü... 

3. Bizim gibi artık turist olmuşlar için keyifli olsa da esnaf adına boş sokaklar, boş mekanlar, boş dükkanlar üzücüydü...


Read more...

HAKSIZLIK NEFES ALINCA

26 Ağustos 2010 Perşembe

Geçmişte yaşanmış bir haksızlık bazen suyun altında nefessiz kalmış da son hız dışarı çıkmış gibi adeta “puaaahhhh” diye bir ses çıkararak gösteriverir başını...

Okyanusların dibine ittiğiniz, üzerine kat kat toprak attığınız o haksızlık nefes almak istedi mi…

O sırada nerede olduğunuza bakmaz bile.

Çok eğlenirken, çok meşgulken, bomboşken…

Durakta otobüs beklerken mesela…

Çıkarır başını dışarı…

O nefes alırken senin nefesin daralır.

Çorap söküğü gibi olaylar baştan sona…

O eski insanlar surattan surata…

Geliverir aklına.

Nasıl da iftira atmışlardı sana

Nasıl da inanmaz davranıp iftiraya inanır bakmıştı o kadın yüzüne…

Ablam dediğin insan nasıl da tuzla buz etmişti kalbini en zor anında…

Arkadaş dediğin seni sırtından bıçaklamışken…

Ah şu lafı nasıl da diyememiştin, şu bakışı nasıl da atamamıştın ona, şuna, buna…

Nasıl gömülmüştün yorganların altına…

İftiracılar utanmazken sen nasıl utançla kıvranmıştın yataklarda…

Bir insanın aklına bunca şey mesela bir on dakikada nasıl gelebilir?

Bir insan unuttum sandığı hisleri bugünmüş gibi aynı keskinlikle nasıl yeniden hissedebilir…

Şaşırırsın, sıkılırsın…

O hep söylemek isteyip de söyleyemediğin….

Birilerinin kemiksiz dilleri lak lak lak ederken…

Senin yutkunup üzerine bir de su içtiğin  o sözler…

Beyninde yankılanır…

Otobüse binmişsin, yol alıyor ağır ağır…

Sessiz kavga devam…

Kafanın içindeki minik insanlara söyler de söylersin…

Yazmak gibi bir nevi, rahatlatır…

Ama bir de vücuduna sor, yay gibi gergin o anda.



***

Ama unutmak da lazım diyorlar.

Unutmak,  arınmak kötü duygulardan…

Nasıl olacak?

İnsanoğlundan en çok nefret ettiğin anda…

Otobüsün önünden geçtiği iftar çadırının kıyısında

Yarı kuru ve uzamış çimlerin üzerinde…

Daha iftar vakti gelmemişken aldığı yemeği…

Kendi yemeyen ama küçük kızına yediren başı yemenili annenin…

Kızının ağzına kaşığı uzatırken

Yüzünü sadece annelerin anlayacağı

“Çocuğunu doyurmanın verdiği mutluluk” ifadesi  kaplayınca

Küçük kızın ağzını bir yavru kuş gibi, ağzına büyük gelen kaşığa doğru açışını görünce

Gözlerine gelen yaşlara engel olmaya çalışır,

Elinle göz pınarlarını çaktırmadan kurutup

Önüne döndüğünde…

Bir de bakmışsın dibe dalmış haksızlık, en derine kulaç atıyor.

Nefretse kuyruğunu sıkıştırmış koşuyor, sağa sola çarparak…


Read more...

İSTEK LİSTESİ


Öğretmen çatık kaşları, dimdik vücudu,  döpiyesi ve kırmızı dudakları ile sınıfa girdi ve duyurdu;
—Kompozisyon yarışmasına katılmak isteyenler kütüphaneye insin…
Ailesinin “edebiyata meraklı” demeyi sevdiği kız da ayağa kalktı.
Bir başka arkadaşı daha kalkmış olmasa, cesaret edemezdi belki…
O diğer arkadaş kimdi hatırlamıyor bugün, ama kütüphaneyi hatırlıyor.
Uzun masaya sıra sıra oturdular. 10 kişi kadardılar.
Okulun bazılarınca tapılan bazılarınca da hiç sevilmeyen öğretmeni kuralları anlattı.
Üzerinde okulun logosu bulunan kendinden çizgili sınav kâğıdına bir kompozisyon yazacaklardı.
Konuyu o anda seçeceklerdi.
Yazının tamamen kendilerine ait olduğuna ancak böyle ikna edebileceklerdi öğretmeni.
“Kompozisyon” kelimesini öğrencilerin çoğu sevmiyordu, o da öyle..
Kendini okulda olduğu hissinden kurtarmaya çalıştı.
Okulda da şehirde de 4. yılıydı ama hala biraz yabancı hissediyordu kendini.
Rahat yazması için evinde olması gerekiyordu.
O zaman kendini evindeymiş gibi hayal etmekti çaresi.
O da öyle yaptı.
Ruhunu deniz kenarındaki evine götürdü.
Sonra gittiği yeri yazmaya karar verdi.
Kompozisyonunda olgun bir kadın-ne anlardı ki o yaşta olgun bir kadının hislerinden-çocukluğunun geçtiği evde geçmişi ile yüzleşiyordu.
En azından buna yakın bir şeydi yazdığı, şimdi öyle hatırlıyor.
Bir saat miydi vakit, daha mı az, bitti, teslim ettiler kâğıtları.
Sonra günler geçti… Bir tören vardı, şimdi hatırlamıyor hangi sebeple…
Orada kompozisyon yarışmasında başarılı olanlar da anons edilecek ve ödülleri verilecekti.
4’ü ödül almıştı yanlış hatırlamıyorsa…
3. olmuştu yarışmada. 
Kimse bir diğerinin ne yazdığını bilmiyordu.  Bilmeyecekti de… Hiçbir yazıyı okutma gereği duymadılar çünkü öğrencilere…
İsimler okundu, sahneye çıkıldı, içinde kalem olduğu belli olan paketler öğrencilere verildi.
Ama o sırada nasıl bir karışıklık olduysa, ya da belki çekingenlikten nasıl görünmez yapıyorsa kendini, onun hediyesi verilmedi.
“3. olanlara hediye verilmiyordur belki” diye düşündü.
O kaleme sahip olmak istemiyordu, olsa da olurdu olmasa da…
 Ama o paket onunsa ona verilmeliydi, bunu istiyordu.
Göz ucuyla sehpada duran kutuya baktı.
Kazananlar alkışlandı, herkes sahneden indi.
Düşündü ki öğretmen fark eder, “Kim almamıştı ödülünü” diye sorar.
Kimse sormadı ne o an, ne sonrasında…
Almış olsaydı o kalemi, şimdiye çoktan kaybetmiş olacaktı.
Ama alamadığı hiç bu anıyı hiç unutmadı.
Ve unutmadı çünkü…
Bu olaydan hiç ders almadı ve sonraki yıllarda da hep aynı şeyi yaptı.
Hak ettiğini isterken bile utandı, çekindi.
İnsanlar  rahatlıkla –hatta bazen arsızca-isteyebilirken…
O hep tıkandı…
Ama belki artık istemenin vakti geldi…
Hatta artık bir İSTEK LİSTESİ yapsa…
Önce evrenden sonra çevreden…
Ne güzel olur…

Read more...

3. SAYFA

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Günler çok hızlı geçiyor.

Sabah duşu, kahvaltı, otobüste okunan birkaç sayfa kitap, serin ofise kavuşma…

Ondan sonra akşama kadar sağl elim farenin üzerinde,

Haber ajanslarından olan biteni takip etme…

Sayfanın haberlerini seçme, gazetenin diline uygun baştan yazma,

Sayfalarının son haline şöyle bir göz atıp tekrar evin yolunu tutma…

Ertesi gün yine aynı…

Sabah durakta adamın elinde senin hazırladığın gazete

Senin yaptığın sayfa çoktan okunmuş, bitmiş, bayatlamış.

Bugün yenisini yapmak zorundasın ki yarın adam yine okuyabilsin durakta, sen daha evden çıkmadan.

Ama senin o sayfayı hazırlayabilmen için,

En azından okunur halde, dikkat çekecek şekilde hazırlaman için…

Türkiye’de bir yerlerde trafik kazalarında insanların ölmesi, bir çocuğun denizde boğulması, bir kadının kocasını parçalara ayırması, kayıp bir kadının cesedinin bulunması , bir bebeğin uykusundan uyanamaması, bir babanın öz kızına tecavüz etmesi, bir genç kızın 7. kattan atlaması ama illa ki birilerinin canının yanması gerekir.

Anladınız, 3. Sayfa editörüyüm şu sıralar…

Tüm  bunlar olurken sizin bunları gerçek değil, bir filmmiş gibi okumanız, yazmanız, fotoğraflarına bakmanız gerekir.

Ne mesleki deformasyona uğrayıp sayfama haber çıktı diye sevinmelisiniz…

Ne de habere fazla dalıp ağlamalısınız…

Soğukkanlı, sakin, dikkatli…

Ve işiniz bittiğinde …

Evinize dönerken, ıssız bir sokakta yürürken, otobüste, metroda giderken, yatakta başınızı yastığa koyduğunuzda…

Tüm bunları unutmalısınız.

Unutmazsanız…

Gün boyu okuduklarınızın

Sizin ve sevdiklerinizin başına gelme ihtimali

insanın çıldırtabilir çünkü…


UNUTMADAN: Size değerli büyüğüm Olcay Akkent’ten bahsetmiştim. Yıllardır bir dantel işler gibi detay detay, özene özene yazdığı anılarını kitaba dönüştürmek istiyordu. Ama kolay değil. Sonra el ele verdik ve teknolojinin nimetlerinden faydalanarak o güzel anıları bir BLOG’a dönüştürdük.
www.akkentolcay.blogspot.com  adresinde bir kitap gibi yavaş yavaş sayfa sayfa okuyun diye…
Bekliyoruz….

Read more...

KİRALIK EV TUTKUSU

23 Mayıs 2010 Pazar

Göçebelik var genlerimde…

Şehirden şehre gitmeyi sevdiğim gibi evden eve taşınmayı da seviyorum.

Bu yüzden kiracılığım da hiç bitmeyecek galiba.

Bir insan “Ya ev sahibi olursam ve bir gün o evden sıkılırsam ne olacak?” diye düşünür mü?

Ben daha bir umut bile yokken bunu düşünüp dertleniyorum.

O yüzden de kiracılığa devam…

İstediğim zaman ev taşıyamayacağım yaşlarda odamın şeklini değiştirirdim.

Topu topu üç beş eşyayı odanın içinde döndürüp dururdum. İlk birkaç gün yeni bir yer görmüş gibi olurdum kapıdan girince, yüreğim ferahlardı. Sonra alışırdı gözlerim ve ardından yeniden dekorasyon.

Kendi evimi kendim kiralamaya başladığımda ise iş büyüdü.

Bir evin bahçesine vurulup kiralıyor, bir yıl sonra başka bir evin konumuna kapılıp gidiyorum.

Yollarda yürürken, otomobille geçerken KİRALIK ilanı görmeyivereyim.  İçim pırpırlanır hemen, bakmak isterim evin içine.

Ve çok merak ederim kirası kaç lira diye…

Sarı ya da beyaz bir afişin üzerinde kocaman harflerle KİRALIK… Gerçekten dişlerim kamaşır. 


Bir arkadaş kiralık ev mi arıyor, gönüllü araştırmacı olurum hemen, ona en güzel ve en uygun fiyatlı evi bulmaya adarım kendimi.

Bazen başkasının evine yerleşme, başkasının kullandığı banyoyu kullanma fikri itici gelse de
çamaşır suları, ovma kremleri, ahşap temizleyiciler devreye girdi mi unutuveririm hepsini.

Güzel bir semtte vakit geçirdim diyelim, akşama internet başındayım, kiralık evler kaça o muhitte, öğrenmeliyim.

Hatta oturduğum mahalleyi bile arada bir tarayabilirim. Emlakçı vitrinlerine yapışabilirim.

Tabii sorumluluklar artıp işin içine bir de “okula giden kuzu” girdi mi işler değişiyor.

Şimdilik yerimden kıpırdayamıyorum.

Ev sahibi olmayı göze mi alsam?


UNUTMADAN: Ev sahipleri ile ilgili de bir yazı yazmak farz oldu. Yakında... 

Read more...

KARDELENLERİN ANNESİNİ

UNUTMADINIZ DEĞİL Mİ?

18 Mayıs 2010 Salı





Birlikte çalışma şansına sahip olduğum değerli insan Türkan Saylan'ı anmak için bugün ne yazacağımı düşünürken geldi Tekin Gönenç'in e-postası. Ayşe Kulin'in Kardelenler kitabında bir kısmı yer alan şiirini göndermiş bana...
Bundan daha güzel anma mı olur?  Bu şiir çok anlamlı ve içinde önemli mesajlar var, anlamak isteyene...
Hep beraber okuyalım ve ölüm yıl dönümünde hep beraber analım o güzel insanı....

ÇOCUK ANNELER
                                               Türkan Saylan’a saygı ve sevgiyle

yarı dalgın soyunup
avuntunun beyaz çarşaflarına
yıldızlar serperdik
                       
o gecelerden biri daha  başlardı                              
gözü dönmüş bir lodos gibi
çarpıp giden kıyılarımıza

oysa denizimiz hiç olmadı bizim      
çocuk annelerdik  nerden bilelim
bir gecelik vur kaçları
aşk sanırdık
                       
tenin tendeki oyunu biter bitmez   
bölük pörçük rüyalara tırmanır sabahları beklerdik
hele gün bir ağarsa da
aydınlığını üstümüzde gezdirse diye  

on dördünde on beşinde var yok
karnı burnunda çocuk annelerdik
çeşmeyle tarla beşikle kundak arasında                                         
çocuklarıyla birlikte  büyüyen                                                        
                       
hiç unutur muyum arada sizler de gelirdiniz                 
ağır makyajlı görkemli kadınlardınız
hafif şehla bakışlarınızda  kanayan birkaç dip not
dokunaklı günlüklerinizle
büyük şehirlerinize dönerdiniz                    

bakıyorum da şimdi                                                                   
tüm çağrılar  bildik bana
o taşkın ırmak
bir gün beni de alsa içine
hiç durmam
alır başımı giderim                                                                                                  

bir de sen olsan yanımda                            
en iyi sen bilirsin o yangınları
en iyi sen
şimdi karşımda dipdiri duran
o zamanki ben
                   
         TEKİN  GÖNENÇ

Read more...

BLOG SAYFAM GAZETE HABERTÜRK'TE

6 Mayıs 2010 Perşembe

Anneme güzel bir Anneler Günü Hediyesi vermeme Gazete Habertürk aracı oldu. Hem Yahya Kemal Beyatlı'yı hem de annemin bana şiir okuduğu günleri andığım son yazım, gazetenin Editoryal Sayfası'nda "Web günlüğü Blog" sütununda yer buldu. Hem de ne şans ki kızımın doğum gününde, 5 Mayıs'ta...

Emeği geçenlere çok teşekkür ederim.




Read more...

SES

3 Mayıs 2010 Pazartesi


Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,
'Yârab! Hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.
His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?
Gönlüm bu sevincin helecâniyle kanatlı
Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte,
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te;
Akşam!.. Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam!..
Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;
Sâkin koyu, şen cepheli kasriyle Küçüksu,

Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;
Bir neş'eli hengâmede çepçevre yamaçlar
Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar;
Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal dal,
Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal;
Bir lâhzada bir pancur açılmış gibi yazdan
Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz'dan.
Coşmuş yine bir aşkın uzak hâtırasıyle,
Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyle,
Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi:
Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.


Âni bir üzüntüyle bu rü'yâdan uyandım.
Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım,
Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,
Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;
Her yerden o, hem aynı güzellikte, göründü,
Sandım bu biten gün beni râmettiği gündü.

Yahya Kemal Beyatlı

NOT: Dün Bebek'te yürürken aklıma bu şiir geldi. Annemin ezberindeki güzel şiirlerden biridir. Küçükken çok okurdu bana. İçindeki "bebek" kelimesine kendimden pay çıkarmış olacağım ki "Bana bebeği oku" derdim.  Beyatlı çok güzel yazmış. Annem de çok güzel okur.


Ben "Bebek"i dinlemek isterken...


Şimdi Bebek'te benim bebeğim...

Read more...

MANCA’YA BİR DAHA ASLA!

30 Nisan 2010 Cuma



Bazen çok güzel başladığınız bir günün tadını hiç tanımadığınız bir insanoğlu kaçırıverir.
Bir bahar akşamüstü kocanız ve 6 yaşındaki kızınız ile Taksim’e inersiniz. 
Hava güzel, insanlar şendir.
E ne zamandır diyet durumları, bira da koymamışsınızdır ağzınıza. 
“Hadi dostlarla buluşmadan önce birer bira yudumlayalım” dersiniz.
Güzelll… Harika fikir…
Taksim’in göbeğinde güzel bir yere konuşlanmış Birra Manca’ya atarsınız kendinizi.
İşten çıkıp gevşeyenler, sevgililer, yalnızlar ve buz gibi biralar.
Ama küçük kızın da bir hayali vardır o sırada, bir hamburger yemek. Ama oyuncaklı olandan…  Mc Donald Amca’dan…
E tamam, koş babası al bir hambuger, yesin  biz biralarımızı içerken.
 Hamburger gelir kağıt poşetin içinde.
Tam da tam da ufaklık bir ısırık almak isterken ve siz tam da tam da “İki büyük bira, bir patates kızartması” diyecekken…
O tat kaçıran insanoğlu girer işte hayatınıza.
Oturmuştur barın bir köşesine, patron der garsonlar ona. Kimin, neyin patronu bilmiyorsunuzdur.
Ama patronluğu insanları yok saymak, ezmek, küçümsemek olarak algıladığı belli.
Konuşmaz, muhatap olmaz, yok sayar sizi.
Garsona işaret eder, “yassahh” diye. Küçük kız burada Mc Donald amcanın hamburgerini yiyemez.
Bir hamburgercik, 4 ısırıkta bitecek zaten.
Yok yiyemez…
Birden ne bira çeker canınız ne de patates…
Hemen terk etmek istersiniz o mekanı. 
Ayaklarınız sizden bağımsız hareket etmeye başlamıştır bile.
Terk edersiniz…
Garson arkadan bir şey dedi gibi gelir size.
Bir umut bakarsınız, “Pardon yanlış anlama oldu, buyurun oturun” diyecek diye.
Oysa birkaç saniye içinde tüm garsonlar yitirmiştir ilgisini size, yeni müşteriyle konuşmaktadırlar çoktan.
Bir bahar akşamı insanın tadını böyle kaçıran, oysa ki bir keyif mekanının patronu olduğunu söylenen kişinin umurunda bile değil ama
BİR DAHA MANCA MI? ASLA!

NOT: Müşteri ilişkilerinden söz açılmışken… Geçen gün Bakırköy Carusel’de verdiğim 100 lirayı bozamadıkları için, daha sonra para bozulduğu halde benden kahvenin parasını almayan Starbucks elemanına da bir kez daha nezaketi ve müşteri ilişkilerini çözmüş olması nedeniyle teşekkür ederim.

Read more...

İSTANBUL'DA BAHAR

23 Nisan 2010 Cuma


Biraz bahar sarhoşluğu, biraz iş yoğunluğu, ihmal ettim sayfamı. 
Yahya Kemal Beyatlı'dan bir şiir ile sizleri baş başa bırakıyorum. 
İstanbul'da  bahar gerçekten başkaymış.
Bana birazcık daha müsaade...
Y.
ERENKÖYÜ'NDE BAHAR

 

Cânan aramızda bir adındı,

Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,

Bir sahile hem şerefti hem şan,

Çok kerre hayâlimizde cânan

Bir şi'ri hatırlatan kadındı.

 

Doğmuştu içimde tâ derinden

Yıldızları mâvi bir semânın;

Hazzıyla harâb idim edânın,

Hâlâ mütehayyilim sadânın

Gönlümde kalan akislerinden.

 

Mevsim iyi, kâinât iyiydi;

Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,

Hulyâ gibi hoş geçen zamanda

Sandım ki güzelliğin cihanda

Bir saltanatın güzelliğiydi.

 

İstanbul'un öyledir bahârı;

Bir aşk oluverdi âşinâlık...

Aylarca hayâl içinde kaldık;

Zannımca Erenköyü'nde artık

Görmez felek öyle bir bahârı.
Yahya Kemal Beyatlı



Read more...

AŞK FİLMİ DİYE BUNA DERLER

28 Mart 2010 Pazar


500 Days of Summer (Aşkın 500 Günü) geçen yılın filmiydi, ben dün izleyebildim.
Çeşitli yorumlar okudum sonra… İnternet Movie Database( http://www.imdb.com/) puanı iyi olduğu halde birçok kişi sinema sitelerinde olumsuz yorum yapmış.
Oysa ben çok sevdim.
Filmin tanıtım cümlesi şu:  Kız ve oğlan tanışırlar. Oğlan aşık olur. Kız aşka inanmaz.
Filmin başında dış ses “Bu bir aşk filmi değil” dese de bence aslında aşk filmi denilen şey bu işte.
Dün akşamdan beri filmi düşünüyorum. Oğlanın hislerini hissedip üzülüyorum.
Oyuncular öyle gösterişli değil. Sen gibi, ben gibi… Hatta biraz sevimsizler bile denilebilir.
Bu da hikayeye doğallık katıyor.
Mutlu sonla biten aşk filmlerinin yapaylığı da yok üstelik.
Kurgu çok enteresan.
Müzikleri de yabana atmamak lazım.
Bence izleyin…
“Beklenen” ile “Gerçekleşen”in aynı anda gösterildiği sahneyi izlerken kendi hayatınızdaki benzer durumları da bir düşünün. J  Üzücü ama komik.


Daha fazlası ve müzikler için

Read more...

OKUL TELAŞI SARDI DÖRT BİR YANIMIZI

26 Mart 2010 Cuma



Biz, çocuğu bu sene ilköğretime başlayacak olan anneler…

Günlerdir bir telefon ve mesaj trafiği içindeyiz, sormayın gitsin.

Hepimizde bir endişe, kararsızlık ve telaş.

Çocuğumuz hangi okula gidecek?

“Mahalledeki okula.”

Ne güzel bir yanıt değil mi?

İşte hiç öyle olmuyor.

Önce, “Bir tanecik yavruma en iyi şartları vermeliyim ki geleceği garanti altına alınsın” duygusu ağırlığını koyuyor.

Yani ne olsun; öğretmeni onu çok iyi tanısın, çok iyi eğitim versin, yavrum yabancı dil öğrenmeye erken başlasın, iyi bir ortamda yetişsin, önündeki büyük sınavları kolaylıkla geçsin.

Mahallenizin okulunu araştırıyorsunuz önce. Bir de “özel okul karşıtı” olanların söylemleri ile neredeyse özel okul düşünmekten utanır hale geliyorsunuz.

Sınıflar 40 kişi diyor bir arkadaş, diğeri kendi kızının başına gelen bir olayı anlatıyor, bir diğeri bizzat öğretmenken devlet okulunda, kendi çocuğunu göndermeyi düşünmüyor.

Hadi bakalım bir de özel okulları tarayalım.

Çok pahalı, çok yandaş, çok uzak, çok yetersiz…  diye diye bunlar da eleniyor mu?

Elde var sıfır.

Sonra yurt dışında yaşayan arkadaşınız diyor ki “Bugün mahalledeki okula kayıt yaptırdık. Sınıflar 20 kişilik olacak.” BİTTİ. Bu kadar…

O şanslı minik, yaşadığı mahalledeki tüm yaşıtları ile aynı okula gidecek, aynı eğitimi alacak, aynı fırsatlardan yararlanacak.

İstanbul’un çeşitli semtlerinde, İzmir’de, Ankara’da yaşayan ve şu günlerde neredeyse sadece  bu konuyu konuşan bizler ise;

Ne zenginiz istediğimiz özel okulu seçecek kadar

Ne de huzur bulabiliyoruz devlet okulunu tercih ettiğimizde

Sonunda bir karar vereceğiz ama;

Bu kararın her şekilde bir bedeli olacak.





Read more...

BENİ DİNLEDİĞİNİZ İÇİN

TEŞEKKÜR EDERİM TEKİN BEY

23 Mart 2010 Salı

Bugün yine İstanbul’un kalbinden geçtim.
Yine Üsküdar’a gittim.
Doya doya içime çektim hala biraz “turisti” olduğum bu şehri.
Üsküdar İskelesi’nde beni  Tekin Bey bekliyordu.
Tekin Gönenç  ile üç yıl önce Bodrum’da tanışmıştık. 
Yaz aylarını Bodrum Yalıkavak’taki evinde geçiriyor ve bu arada ÇYDD Bodrum Şubesi’nin Yaz Okulu’na gönüllü öğretmen olarak geliyordu.
Çocuklar ona bayılıyor, boynuna sarılıyorlardı.
Gülümseyen yüzü, sakin tavrı ile çocukların sevgilisiydi.
Bir süre sonra gazeteye geldi, bana öykü ve şiir kitaplarını hediye etti.
Çok yalın bir dille anlattığı öyküler o kadar hoşuma gitti ki ben de onunla bir röportaj yaptım.
Böylece dost olduk.

















Tekin Bey bugün ben Üsküdar’a varmadan önce bir keşif yapmış ve Boğaz’ı seyredebileceğimiz bir restoran bulmuş. Doğruca oraya  gittik.
Karşılıklı sohbet etmek için buluşmuştuk ama gerisi şöyle gelişti:
-Tekin Bey, biz İstanbul’a geldiğimiz günlerde…
-Tekin Bey, biliyor musunuz benim baba tarafım…
-Size anlatmış mıydım, ben İzmir’de iken…
-Tekin Bey, üniversite yıllarından en çok içimde kalan nedir biliyor musunuz?
-Tekin Bey, CHP Genel Kurulu’nda bence …
-Tekin Bey, ben salata yiyeyim, diyetteyim. A siz de mi? Ne güzel…
-Tekin Bey, ben şu son birkaç yılda o kadar çok şey öğrendim ki hayattan…

Artık kalkma vakti geldiğinde fark ettim ki Tekin Bey pek bir şey anlatamadı.
Ama beni o kadar güzel dinledi ki…
Eve dönerken bunu düşündüm; seni gerçekten dinleyecek birilerine sahip olmak ne büyük şans!
Teşekkürler Tekin Gönenç.

***
YOL AYRIMLARI
göz gözü görmeyecek kadar mıydı
yol ayrımları
söylenecek ne varsa
alıp gittin

sesindi
hiç yorulmadı
tırmandı durdu ıslığıma

bir deste başıboş anahtar
giderayak elime tutuşturduğun
hangi kapına varsam
taş
duvar

geri dönmelerine sakladım kendimi
keşke bir gün
tık kapı
ansızın sen

Tekin Gönenç


….
El eleydiler. Az ötemde duruyorlardı. Merdivenlerden tam çıkmak üzereydim. Koşarak geldiler. Yedi-sekiz yaşlarında, şirin mi şirin, güzel mi güzeldiler: Okulun bahçesindeydik. Bir grup yazar arkadaşla Kaş’a 20 km. uzaklıktaki bir köy okuluna gelmiştik. Ne iyi etmiştik de gelmiştik.
Bu sevimli kızlar iyice yaklaşıp biraz mahcup, biraz çekingen:
“Günaydın,” dediler.
“Günaydın çocuklar; nasılsınız?”
İkisi birden:
“Günaydın.”
Sarı saçlı olanı:
“Okulumuza hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk teşekkür ederim.”
Arkasından gamzelisi daha çekingen, daha utangaç:
“Siz yazar mısınız?”
“Evet öyle.”
Nasıl da sevimliydiler, besbelli benimle sohbet etmek istiyorlardı. İsimlerini sordum:
“Benimki Emine.”
Öbürüne döndüm.
“Ya seninki?”
“Benimki de Emine.”

Tekin Gönenç’in “Babamın Bıyıkları Yoktu” adlı öykü kitabındaki aynı adlı hikayeden….







Read more...
Related Posts with Thumbnails