LAHANA GÜNCESİ 2. GÜN

20 Şubat 2010 Cumartesi


Güne, lahana çorbasının yanı sıra yiyebileceğim sınırsız sebze mutluluğu ile başladım. O dakikalarda henüz insanın sınırsız sebze yiyemeyeceğini,  insan midesinin sebze kaldırma gücünün sınırlı olduğunu bilmiyordum. Kızımın okulundaki Bilim Günü etkinliği için evden 10.30’da çıktık. Onlar bilimle eğlenirken biz velilere de “Kişiye Özgü Öğrenim Modeli” hakkında sunum yapıldı.   Kızımı öğretmenlerine teslim edip konferans salonuna doğru yürürken salon girişinde ikramlar olabileceğini hatırladım. Tam o saniyede de köşeyi döndüm ve kaşarlı simitlerle göz göze geldim. İnsanlar büfenin önünde öbeklenmişti. Salon bomboştu.  Salona girdim, kulaklıklarımı taktım, bir yandan müzik dinledim bir yandan da dışarıda kalori alanlar için üzüntü duydum. J
Harika bir sunumdu, vaktin nasıl geçtiğini anlamadım ve acıkmadım. Oradan da bale kursu derken eve girmemiz saat 15.00’i buldu. Arada eşimin evden, istediğim üzerine getirdiği salatalık ve havucu yedim. Benim için asıl sıkıntı öğleden sonra başlıyor. Tatlı isteğim yok ama karbonhidrat ihtiyacım tavan yapıyor. Ama bugünü de atlattım.
Akşam kızımla bir film izleyelim dedik. Filmlerimizin arasından seçim yapmaya çalışırken “Ne olur Ratatouille’u seçmesin” diye yakardığımı fark ettim. Çünkü o aşçı fareyi izlerken toksam bile acıkıyorum ve canım soslu, peynirli Fransız yemeklerini yemek istiyor. Ama soslu, peynirli Fransız yemekleri derken aslında neden bahsettiğimi bile bilmiyorum. Neyse ki başka film izledik…
Çorbadan şimdiden bıktım ve bu akşamı çorbasız, sadece salata ile geçirdim.
Bir yandan erken yatıp bu günü de atlatmayı düşünürken diğer yandan da acaba gece yarısını beklesem de ertesi günün meyve hakkından yemeye başlasam mı diye düşünüyorum.
Bu akşam Lost’un 5. sezonunda kaçırdığım bölümlerden izlemeyi düşünüyorum. Çünkü o adada kimse yemek yerken görünmüyor. Kafam karışmamış olur.

Geçen gün sevgili amcam Ömer’in söylediği lafın doğruluğunu bir kez daha anlamış bulunuyorum.
Şöyle bir şeydi:
İnsan tokken bir sürü derdi olur ama açken sadece bir tane derdi vardır.
Evet; benim de bugünlerde sadece bir tane derdim var, oh ne rahat!

Read more...

LAHANA GÜNCESİ 1.GÜN

19 Şubat 2010 Cuma

Sabah 8’de lahana çorbamı içerek güne başladım. Ceren aradı, bugün bana geleceğini söyledi. “Beraber kahvaltı edelim” dedi. En sevdiğim öğün olan kahvaltıyı bir tas çorba formatında mideye çoktan indirmiştim. Kahvaltısını edip gelmesini, aksine dayanamayacağımı söyledim.
Birkaç saat sonra Ceren’in küçük oğlu için yoğurt çorbası pişirdim. Tadına bakmamak için kendimi zor tuttum.
Ceren çorbamdan içmek istedi, kıtlık korkusu ile “Olmaz, bana kalmaz” dedim. Onlar yoğurt çorbasını kaşıklarken ben de lahana çorbamı içtim, elma ve portakal yedim. Meyveye çabuk doyuyorum, fazla yiyemedim.
Ceren’in küçük oğlu sürekli karşımda bir şeyler atıştırırken sabırla 15.30’a kadar bekledim. Acıktım, yine çorbamı içtim.
Akşama doğru fırında sebzeli tavuk pişirdik. Neyse ki güzel olmadı. Ceren, oğlan ve kızlar yemeği yerken ben yine çorbamı kaşıkladım. Ancak tam bu andan on dakika önce mutfakta ağzıma üç adet çubuk kraker attım. Ve bunu o kadar hızlı yaptım ki kimse fark etmedi. Çok iyi geldi doğrusu…
Az önce bilgisayarımın başına oturdum. Diyet tavsiyecim Şerife’den e-posta gelmiş. Dünkü yazımı okumuş.
“Yaprakçım, yanlış anladın galiba. Sadece öğlen değil tüm gün sınırsız meyve yiyebilirsin” yazmış. Hatta şekersiz çay kahve bile varmış.
Diyetimin ilk gününde yanlış anlama nedeniyle gereğinden fazla acı çekmişim iyi mi? Bari bir elma yiyip yatayım da kabus görmeyeyim. 

Yarın: Lahana çorbası ile çiğ veya haşlanmış sebze günü. (patates ve muz hariç)
Tartılmak yok!

Read more...

LAHANA DİYETİ

18 Şubat 2010 Perşembe

Hayatımın hiçbir döneminde diyet yaparak kilo veremedim ben. En fazla iki kiloyla vedalaşmışsam da bir süre sonra onlara acıyıp tekrar eve almışımdır. Ama denemekten hiç vazgeçmedim. Yarın sabah başlıyorum, yeni bir denemeye…

Diyetimizin adı Lahana Çorbası Diyeti.  Tahmin edeceğiniz gibi diyetisyenler tarafından genel bir zayıflama diyeti olarak tavsiye edilen bir diyet değil. Bir hafta yapıyorsun, muhtemelen bol bol su kaybedip 3-4 kilo verdiğini zannediyorsun. Ama aslında en fazla 1 kiloyla vedalaşıyorsun. Olsun! Benim amacım başka… Bu kilo verme yanılgısı sayesinde hiç değilse vereceğim bir kiloyu geri almamak için adam gibi beslenmeye döneceğimi umut ediyorum. Neyse sebebi ne olursa olsun yarın başlıyorum. Bir hafta boyunca yaşadıklarımı burada sizlerle paylaşacağım. Böylece iki kız arkadaşın aynı anda diyet yapıp birbirlerini kontrol etmeleri gibi bir duygu yaşamayı umut ediyorum. Hani biri diğerine ayıp olmasın diye bir türlü diyeti bozamaz ya. Aynen öyle işte… Eğer bir kaçamak yaparsam dürüst olacağıma söz veriyorum. Umurunuzda mı bilemem? J

Bu akşam lahana çorbamı bir güzel pişirdim. İçinde yarım lahana, bir kereviz, iki yeşil biber, 6 taze soğan, maydanoz, bir tane dana bulyon, bir domates rendesi, sarımsak, tuz ve karabiber var. Diyet tavsiyecim Şerife bunları kaynatıp blenderden geçirdiğini söylemişti ancak ilk partiyi parçaladıktan sonra bu fikirden vazgeçtim. Zira bütün çocuk filmlerinde iğrenç yemek görüntüsü ile özdeşleşmiş olan yeşil bulamaç var ya, işte aynen ona dönüştü. Kalan kısmını taneli bırakmaya karar verdim ki böylece yerken daha doyurucu olduğu hissi verebilir.

Bu akşam kızımla beraber dolabımızda kalan son abur cuburu mideye indirdik. O yattıktan sonra ben dolaba birkaç kez daha gidip geldim ve yarın aklımı çelecek bir şey kalmış mı diye baktım. Yok gibi…


Birinci gün programımız şöyle:
Sabah-öğlen-akşam ve öğünlerde lahana çorbası içiyoruz. Öğlen istediğimiz kadar meyve de yiyoruz.

Hadi bana kolay gelsin.

Read more...

KADIN PROGRAMI

“Kadın programı” isim tamlamasında bir küçümseme vardır bilirsiniz. Hatta daha ziyade çalışan kadınların arada bir hafta içi evde kaldıktan sonra işe dönünce ilk söyledikleri cümlelerden biridir; “Gündüz televizyon ne kadar sıkıcıymış. Berbat (aptal,seviyesiz, sıkıcı vs olabilir) kadın programlarından başka bir şey yok.” Aslında itiraf etmez ama göz ucuyla bütün gün de bakmıştır o programa.

“Yemekteyiz” programının yeni başladığı günlerdi. Biz iki üniversite mezunu, meslek sahibi ve tam zamanlı gayet yoğun çalışan kadın, akşamları oturup bu programı izliyorduk.  Hani eğitimsizler izliyor deniyor ya, yok öyle bir şey. Eğleniyorduk. Mutfakla çok ilgili insanlar değildik üstelik ama bir iki tarif denemişliğimiz ile oldu. Aynı günlerde CHP’nin üst kademelerinde söz sahibi olan bir kadın profesörün paneline katıldım. Konuşmanın bir yerinde şuna benzer bir cümle kullandı: “Yemekteyiz seyrederek bu ülke için faydalı olamayız” ve arkasından bununla bağlantılı eleştiri cümlelerini sıraladı. O ana kadar keyifle dinlediğim bu kadını bir anda bir yabancı gibi görmeye başladım. Çünkü ayrıştırmıştı. Hemen oracıkta ülkesi için bir şey yapanlar ve oturup “Yemekteyiz” izleyenler diye ayrıştırmıştı kadınları.

Gel zaman git zaman ben artık “Yemekteyiz” izlemez oldum ancak bu anıyı da hiçbir zaman unutmadım.

Son zamanlarda evde olduğum günlerde sabahtan öğlene kadar ATV’de Müge Anlı’nın Tatlı Sert adlı programı açık oluyor. Bu da “kadın programı” diye eleştirilen, insanların gözyaşları üzerinden reyting sağladığı düşünülen programlardan biri. Programın formatını bilmeyen ve sadece birkaç dakika bakan birinin öyle düşünmesi de çok normal. Çünkü gerçekten çok fazla gözyaşı ve acı içeriyor. Ancak yaşadığımız ülkenin nüfusunun çoğunluğunu bu programa çıkan aileler oluşturuyor. Onların gözyaşlarını görmek istemiyoruz, sıkıntılarını duymak istemiyoruz, çocukları kaybolmuşsa kolayca ‘sahip çıksaymış’ diyoruz, “geride 4 çocuğu daha var nasıl olsa bol bol doğurmuş” diye düşünüyoruz vicdansızca. Kendi başımıza gelecek bir olayda böyle bir programa çıkmayı düşünmediğimiz gibi onların programa çıkma cesaretini bile cahilliklerine veriyoruz,  çaresizliklerine değil.

İzleyenlerin çoğunluğunun bütün gün eve kapanmak zorunda olan, hayatında eline bir kitap alamamış, hayatı yemek pişirmek, temizlik yapmak ve komşuya gitmekle sınırlı “CANI SIKILAN” kadınlar olduğunu da unutuveriyoruz. Bir günde pat diye kitap okumaya, belgesel izlemeye, spor yapmaya başlamalarını istiyoruz.

Bozuk Türkçelerinden, giyim kuşamlarından, kokularından tiksindiğimiz, mahallelerinde yaşamak istemediğimiz, çocuklarımızı çocuklarından uzak tuttuğumuz bu insanların hepsini “cahil” olarak nitelendirdiğimiz gibi bizim istemediğimiz partiye oy verenlere de “cahil” diyoruz. “Cahiller oyunu sattı, iktidar oldular!”  

Onlardan hep kaçmadık mı, bizden uzak olsun diyen biz değil miydik? Onlar da bizden uzak başkalarına yakınlar işte…

Daha ne…

Read more...

TİYATRO ARASI REKLAM KUŞAĞI

14 Şubat 2010 Pazar


“Beyoğlu Belediyesi 2010 Çocuk Buluşması”

“2010 Sahnesi Beyoğlu-Stage Beyoğlu”

“İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti”

Sloganlar çok afili…  Ama içeriği tam bir hayal kırıklığı oldu benim için.

Bir türlü ayrı kalamadığım İstiklal’de Bodrum dostları ile yürürken rastladım “Masalcı Nine-Ücretsiz Çocuk Oyunu” afişine. Muammer Karaca Tiyatrosu’ndan iki davetiyeyi kaptım hemen.

Cumartesi günü benim kuzuyla düştük yollara, vardık tiyatro salonuna. Salona girip de sahne dekorunu görür görmez hayal kırıklığım başladı. Üç paravan, iki yılbaşı süsü, bir parça tül… Oyun başlayana kadar bir salon dolusu çocuğun dinlemese daha iyi olacağı ve bangır bangır çalan arabesk-pop şarkılar eşliğinde sabırla bekledik.

 Ve oyun başladı…

Oyunla ve oyunculuklarla ilgili yorum yapmayacağım. Çünkü ne bu topluluğu tanıyorum, ne hangi şartlarda ne zamandır çalıştıklarını biliyorum. Bildiğim genç oldukları… O nedenle emeklerine saygısızlık etmek gibi bir niyetim yok. Sadece daha çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu genç insanların seyirci karşısına sanki oyundan bir saat önce sandıktan çıkarılmış gibi duran kırış kırış kostümler giymelerinin nedenini de anlayabilmiş değilim. Herkes kendi kostümüne evde bir ütü bassa da olurdu. Çocuk diye mi, anlamazlar diye mi, niye?

Ama bu tecrübenin liste başı olayı oyundaki “belediye başkanı reklamı” oldu. Öğretmeninin okula bir çiçek getirmesini istediği öğrencilerden İbiş, kocaman bir saksı ile sahneye gelerek “Bunu bana yolda Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan verdi” dedi. Öğretmen de “O zaman onu okulumuza koyalım ve üzerine de Ahmet Misbah Demircan’a teşekkür ettiğimiz bir plaket takalım” diye yanıt verdi!!!
Tiyatro arası reklam kuşağı bu olsa gerek.

Başkanın bu reklam cıngılından haberi var mı bilmiyorum ama oyundan haberi olmadığına inanmak istiyorum. Yoksa “Stage Beyoğlu” adının altını doldurmak için bu gençlere biraz daha fazla bütçe ayırır, daha fazla hazırlık süresi tanırdı.

Çok mu iyimserim?

Read more...
Related Posts with Thumbnails