BİR ÇATI HİKAYESİ-2

4 Mayıs 2011 Çarşamba

İnsan hafızası oyuncu… Bazen hiç beklemediğiniz anda iyi ya da kötü bir anı pat diye beliriveriyor gözünüzün önünde… Bazen de zorlasanız da gelmiyor görüntüler ekrana… O yüzden çatı hakkında yazdıklarım bugünlerde anımsadıklarımla sınırlı.  O yüzden hiçbir zaman yeterli olmayacaklar.
Çatı dedim evet çünkü oranın adı hep Çatı olarak kaldı. Payam’ın evi, Yaprak’ın evi ya da Payam’la Yaprak’ın evi olmadı hiç. Sadece Çatı.

Çatı’nın çatı olma hikâyesine dönüyorum yine…

O Pazar günü kir pas içinde ve aslında çok az bir iş bitirerek sona erdi. Ben Karşıyaka’daki evime döndüm. Haftaya hem cumartesi hem pazar çalışmak üzere…
Yalnız ortada bir gerçek vardı. İki kızın altından kalkmakta zorlanacağı, biraz bilek gücü biraz da bilgi ve beceri gerektiren işler çoktu. Bu konuda bize yardımcı olacak kişinin yani bizim tüm kahrımızı çeken sevgili Ümit’imizin Çatı’ya ayak basması o kadar doğal gerçekleşmiş olmalı ki nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Sadece bir cumartesi günü Çatı’nın kapısından içeri girdi ve bir daha çıkamadı.

Biz ki bunlardan yaklaşık 5 sene önce V.C Andrews’ın romanlarına gömülüp çatıda gün be gün pudra şekeri diye fare zehiri yiyen çocuklara üzülüyorduk…

1993’ün son günlerinde ise bize ait olacağını düşündüğümüz bir yuvanın heyecanı ile sevinçliydik.

Takım hazırdı;
Her türlü tadilat ve dekorasyon işleriniz yapılır!
Payam-Yaprak-Ümit

Başladık…
Mesela bir cumartesi sabahı tenhasında Kemeraltı’nı hatırlıyorum. Karşıyaka vapurundan inip ekiple buluştuğumu, elimizde gevreklerle(!) hırdavatçılara doğru yürüyüşümüzü ve içimdeki heyecanı… Boya, fırça, tiner, kova, priz, kapı zili… O hafta paramız sadece boyaların bir kısmına ve fırçalara yetti. Yüklendik malzemeleri geldik Çatı’ya…

Her oda başka bir renk olacaktı. Daha doğrusu bölüm… Çünkü Çatı’da oda yoktu.

Apartmanın mermer merdivenleri bitince ahşap basamaklar başlıyordu. Bu basamakların sonuna gelince uzun boyluların  kafalarını vurmamak için biraz eğilmesi gerekiyordu. Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki haline benzer bir durumda, küçük bir kapıdan eğilerek içeri giriliyordu. Kapıdan girince küçük bir holcük vardı. Konuklarımızı sıcacık karşılamak için burayı güneş sarısına boyayacaktık. Girişin sağındaki kapıdan bizim salon demekte bir sakınca görmediğimiz minik oturma bölümüne giriliyordu. Alt ucu kısa bir L şeklindeydi. L’nin uzun ucunun sonunda üç tarafı pencereli bir boşluk vardı; oturmak için ideal! Kısa uçta ise karanlık bir bölüm kalıyordu ve bir gömme dolap vardı. Oturma odamız şarap kırmızısı olacaktı. Holcükten sola dönünce ise buzdolabının bulunduğu bölüm vardı; yemek odası! Burayı yeşil olarak planladık.  Ve bir adım sonra mutfak! Çok güzeldi! Duvarlarında eski tip tabak rafları vardı.  Küçücük penceresinden yeterince ışık girmediği için biraz loştu. Lavabonun önünden girilen kapı ise bir kişinin zorlukla sığdığı tuvaletimizdi. Buralar pembe olacaktı. Ve çok önemli bir sorumumuz vardı; BİR DAMLA SU AKMIYORDU!

Sürecek

Read more...

BİR ÇATI KATI HİKAYESİ-1

2 Mayıs 2011 Pazartesi

O zamanlar sonbahar geldiğinde biz, uçup da geri gitmek isteyen yüreklerimizi oyalayacak şeyler arardık. Biz; yani yazı Bodrum’da (Eski Bodrum’da) kışı İzmir’de geçiren biz… Hava hala pırıl pırıl iken ve aynı güneşin denizi ah nasıl da ışıl ışıl parlattığını bilir iken İzmir’de olmak zordu. Rüzgarların tepelere hala kumsallardaki  Bodrumlu çocukların seslerini taşıdığını bilirken İzmir’de olmak zordu. Tenimizin bronzu yavaş yavaş açılırken onu durduramamak zordu.  Zordu işte…

O sabah Payam ile yataklarımızdan kalktığımızda –ki muhtemelen minicik bir yatakta beraber uyumuştuk yine- aklımızda yeni bir şeyler yoktu. Gençliğin o güzel uzun boş vakitlerini dolduracak, çok büyük olduğunu düşündüğümüz iç sıkıntımızı dindirecek bir uğraşın hayalini dahi kurmamıştık. Kalkacaktık, Renin teyzenin güzel kahvaltısını yiyecektik  ve sonra… Hatırlamıyorum. Herhangi bir şey yapacaktık.
Ne oldu da çatıya çıktık? Hatırlamıyorum…
O apartmanın çatısında küçük bir daire olduğunu biliyorduk. Önceki yıllarda oraya çıkmıştık. Hiçbir eşya yoktu o zaman.  Sabit ahşap koltuklara oturup çatının minik penceresinden Şair Eşref Bulvarı’na baktığımızı anımsıyorum; Payam, Sonat ve ben… 
Sonra oraya Payamların Bodrum’daki eşyaları taşındı.
Bir süre sonra çatı unutuldu…
O gün ne oldu da çatıya çıktık hatırlamıyorum ama neyle karşılaştığımız hatırlıyorum. Pislikle…
Eski bir Alsancak Apartmanı olan Gül Apartmanı'nın geniş mermer merdivenlerinden üzerimizde pijamalarımızla katları teker teker tırmandık.  Beş, belki 6 kat…  Eğreti tahta kapının zorlu kilidini açtık.
Heyecanlanacak pek bir şey yoktu ilk bakışta. Koliler dolusu kitap, koltuklar, bir masa, eski bir buzdolabı (yeşil bir Arçelik), bir iki abajur ve bol miktarda kuş pisliği. Maalesef pencere camlarından bir kaçı kırılmış ve içeriye güvercinler girip çıkmıştı. Eşyaların, duvarların, gömme dolabın üzeri… Her yer ama her yer pisti.
İnsanın aklına harika bir fikir gelir de büyük bir coşku duyar ya içinde. Biz sanırım o gün o harika fikri aynı anda düşünüp o büyük coşkuyu aynı anda yaşadık.  Bu çatı bizim olacaktı! Temizleyecektik, boyayacaktık, yerleştirecektik… Bizim, sadece bizim olacaktı.  İki genç kız daha ne ister? Alsancak’ın göbeğinde bir çatı katı… O Pazar günü bir daha aşağıya inmedik. Pazarların o sıkıntılı havasını unutacak kadar meşguldük.  Eşyların arasından çıkmış bir iki bıçakla eşyalardaki kuş pisliklerini kazıdığımızı hatırlıyorum. Hava kararana kadar uğraştığımız ve günün sonunda  kir içinde kaldığımızı. Çatının sonraki günleri düşünülürse o gün gerçekten hiçbir şey yapmamıştık zaten.  
Sürecek…

Read more...
Related Posts with Thumbnails