BİR DOĞUM GÜNÜ YAZISI

4 Mayıs 2014 Pazar

Hatırlıyorum…

Bodrum’da artık içinde anneannemin yaşamadığı anneannemin taş evinde kanepeye uzanmıştım. İçimde bir can büyüyordu. Mini minnacık bir kız… Gelmesine az bir zaman kalmıştı. Hani eskiden yurt dışında yaşayan bir yakınınızın dönmesine yakın içinizde bir kıpırtı olurdu ya. Çünkü o zamanlar yurt dışından gelecek bir hediye sizin hayatınızı gerçekten değiştirebilirdi. O muhteşem, eşsiz, kimsede olmayan hediyeyi beklerken nasıl hissediyorsam, o gün kanepenin üzerinde de bunu hissediyordum. Bana öyle bir hediye gelecekti ki paketi muhteşem kurdelelerle süslüydü ve açtığımda hayatım bambaşka olacaktı.

Ona “sahip olmaya” diyemiyorum çünkü ona sahip değiliz ama onu bu dünyaya getirmeye karar vermemiz, üzerinde uzun uzun düşünülmüş bir konu değildi. Canım anneannem çeşitli hastalık belirtileri gösteriyordu ve ben onun benim çocuğumu görmesini çok istiyordum. Eşime elimizi çabuk tutmamız gerektiğini söyledim, kendi korkularını geri plana itip anlayış gösterdi. Ve o küçük kız sanki onu çağırmamızı uzun zamandır bekliyormuş gibi “hadi gel” dediğimiz anda geldi.

O günlerde biz ailecek hastanelerde günler geceler geçirmeye başlamıştık. İçimde bir can büyüdüğünü henüz bilmiyordum ama gözümün önünde bir başka “canım” günden güne eriyordu. Zamana karşı yarışıyorduk. Sonra bir sabah bir hastanede hamile olduğumu öğrendim, diğer hastaneye koşup haberi verdim. Günlerdir ne yatabilen ne oturabilen, ne yemek yiyen ne su içen ne de konuşan anneanneme, “Anneanne! Hamileyim” dedim. Nasıl denk geldi bilmiyorum, her gün bir iki kişi olduğumuz hastane odasında ailecek kalabalıktık o sırada. Anneannem o güzel alnını kaldırdı, “Aaa” dedi ve gülümsedi. “İyileşecek misin, onu görecek misin?” dedim. Güzel gözleri boşluğa bakıyordu ama gülüyordu, “Evet” dedi. Günlerdir ondan aldığımız ilk tepkiydi… Odadaki erkekler için fazla duygusal bir sahneydi, hemen koridora çıktılar. Biz kadınlar birbirimize baktık, ağladık. Anneannem o günden sonra bir daha hiç konuşmadı ve hiçbir şeye tepki vermedi. Ve birkaç gün sonra  bu dünyadan gitti. Üzerimde büyük emekleri olan o güzel insana son bir armağan vermenin rahatlığı ile ona veda ettim.

Tüm bunlar olalı 10 yıl 9 ay oldu. Çünkü minik kızımız Yağmur bugün, 5 Mayıs’ta 10 yaşını bitiriyor.

O benim içimdeyken birbirimizi hiç üzmedik, benim midem bulanmadı, ağrım olmadı, hiçbir yerim şişmedi, aş ermedim, onun da hiçbir sorunu olmadı. Ultrasonda 5 Mayıs’ta doğacağı görünüyordu, sözünde durdu, normal doğumla o gün geldi, kucağımıza kondu.

Diyorlar ki bebekler rahminize düştüğü andan itibaren istenip istenmediklerini bilirler ve bu hayatlarında ve ilişkinizde belirleyici rol oynar.

Ben seni çok istedim güzel kızım… İyi ki geldin.





Not: Peki bebekler anne karnındayken annelerinin hissettiği kayıpları da kaydederler mi? Öyleymiş…. Neyse ki onu da hallettik, o da bir başka yazının konusu….

Read more...

KİŞİSEL KİŞİSEL GELİŞİRKEN NOTLAR VE TEŞEKKÜRLER...

17 Nisan 2014 Perşembe

 Bugün bloguma bir yazı yazmaya karar verdim. Ne yazacağımı tam bilmiyorum. Hep çok özel, çok dolu dolu yazılar yazmam gerekiyor diye düşünüp sonra da öylesini yazmaya vaktim yok diye hepten ucunu bırakıveriyorum.

Bugün yazıyorum çünkü…

Salı günü Eczacıbaşı’nda bir basın toplantısına katıldım. İpek Kağıt-Selpak yeni bir ürün tanıtıyordu. Toplantı bitiminde Pazarlama Direktörü İçim Er ile minik bir de röportaj yapacaktım. Toplantı bitip de röportaja geçtiğimiz de İçim hanım, “Siz de İzmir’de yaşamışsınız, ben de İzmirliyim” deyince bir an bağlantıyı kuramadım. Meğer İçim hanım röportaj yapacağı kişiyi tanımak için adımı google’a yazmış ve tabii blogumla karşılaşmış. O an “Blogunu daha ne kadar ihmal edeceksin?” sorusu bir kez daha kafamda yankılandı. (Kendisine teşekkür ediyorumJ) Tıpkı birkaç ay önce beni şahsen hiç tanımayan, yine röportaj için bir araya geldiğim ve farklı yetenekleri olan birisini bana “Artık kendiniz için yazmaya ne zaman başlayacaksınız?” dediği günkü gibi… Ve hatta kızımın okulunda daha önce yöneticilik yapmış olan hanımefendinin geçen sabah kuaförde karşılaştığımızda “Sizin blogunuz vardı değil mi? Hala yazıyor musunuz?” dediği andaki gibi… Ve hatta Hintli dostum Bhanu’nun ben ona hayatıma dair bir şeyler anlatırken birden bire, “Bunları hep ileride yazmak için biriktiriyorsun, bu insanlar senin kahramanların olacak, onlara sana konu verdikleri için minnettar ol” dediği andaki gibi…

Evet, bugünlerde bloguma yazılar döşeyemiyorum. Çok uzun zamandır ellenmemiş gözükmesin diye sevdiğim röportajlarımı paylaşıyorum. Çünkü çok çalışıyorum. Bunu şikayet etmek için söylemiyorum. Benim için çok çalışmak yepyeni insanlarla tanışmak ve öğrenmek anlamına geliyor. Bunu seviyorum.

Öğrenmek…

Dergimiz Formsante’nin üç ayda bir yayınlanan özel eki Pozitif sayesinde özellikle son bir yıldır olağanüstü insanlarla tanışıyor ve hayata dair yepyeni bakış açıları öğreniyorum. Bunların detaylarını blogda yazmayı henüz düşünmüyorum çünkü doğru anlatamamaktan çekiniyorum. Ve bir de tabii duymaya, dinlemeye hazır olmayanları da rahatsız etmemek lazım J Çok ilgisini çekenler varsa onları da Pozitif dergisini okumaya davet ediyorum.

Evet, kişisel kişisel gelişiyorum.

Bu vesileyle bana kendi küçük mucizelerimi yaşattıkları için üç kişiye buradan teşekkür edebilirim.

Ebru Demirhan’a her şey bir yana çok basit gibi görünen ama benim hayatımda çok önemli bir yeri olan “Endişeye ihtiyacımız yok” cümlesini bana öğrettiği için…










Ve


Hintli dostum Bhanu Foxley’e… Haftada bir akşam en az bir saatini bana ayırıp Norveç’teki evinde Skype’tan benimle sohbet ettiği ve farkında olmadan taktığım at gözlüklerimi çıkarıp atmama yardım ettiği için… Ayrıca her şeye ama her şeye “minnettar olmanın” önemini tekrar hatırlattığı için. Bugün kendimi ofisimin bulunduğu Trump Towers’ın koridorlarında sık sık Simply Red çaldığı için minnettar olurken buldum. J


Ve

Henüz tanışalı iki hafta olsa da kırk yıldır tanıyorum gibi hissettiğim Güneş Tan’a… Bana öyle bir deneyim yaşattık ki kimseye tam olarak anlatamıyorum çünkü yaşamadan anlaşılmaz.








Bu arada ilgilenenlere… Ebru ve Güneş zaten her zaman buradalar, İstanbul’da. Bhanu ise sık sık İstanbul’a geliyor ve mayısın ilk haftası burada olacak, BenZamanı’nda seanslar yapacak.  

Bhanu ve Güneş’in röportajları da birkaç gün içinde raflarda yerini alacak olan Pozitif’te…
Mavi kapaklı ocak sayısını kaçırmamak için de bunlar son günler... 

***

Geçen hafta kızımın okulunun düzenlediği Kapadokya gezisine katıldık ailecek. Dönüş yolunda “Neden-Çünkü” oyunu oynandı. Bir grup neden ile başlayan sorular yazdı, diğer grup da çünkü ile başlayan cevaplar. Şans eseri birleştirilen sorular ve cevaplarda komik kombinasyonlar ortaya çıkıyor ve çocuklar çok eğleniyordu.

Ben işi biraz ciddiye aldım galiba ve şöyle yazdım:
”Neden bu dünyada varız?

Eşleşen cevap şöyle çıktı:
“Çünkü öğrenmemiz gerekiyor.”

Bu akşamlık başka sözüm yok. J

Bu şarkı ile veda ediyorum.  

Hoşça kalın…


















Read more...

TOPLUMSAL OLAYLAR TRAVMALARIMIZI TETİKLİYOR

17 Şubat 2014 Pazartesi

Sevdiğim röportajlardan...

 Yazı ve fotoğraflar: Yaprak ÇETİNKAYA
Formsanté Dergisi Eylül 2013 sayısı


Gezi Parkı olaylarını tüm siyasi bakış açılarından arındırıp sadece kadın çerçevesinden değerlendirdik ve uzmanına sorduk: Neden orada bu kadar çok kadın vardı, bu kadınlar eylemlere ne kattı ve bireysel olarak bu toplumsal travmadan nasıl etkilendik?


31 Mayıs’tan bugüne gündem hiç değişmiyor; Gezi Parkı… Eylemlerin en yoğun olduğu günlerde altı çizilen iki konu vardı; ne kadar çok genç ve ne kadar çok kadın olduğu… Eylemlerin simge fotoğraflarında da hep kadınlar vardı; yüzüne biber gazı sıkılan kırmızı elbiseli kadın, TOMA’ya kollarını açan siyah elbiseli kadın, mini şortu nedeniyle hemen turist sanılan Lobna, “Çocuğunuzu gelin alın” çağrısı üzerine meydana koşup zincir oluşturan anneler, evlatlarını yitirdikleri için ağlayan analar, polise çiçek veren, börek ikram eden kadınlar… İşin siyasi tarafını bir kenara bırakırsak nasıl aniden böyle bir araya gelindi, kadınların Gezi eylemlerine nasıl bir etkisi oldu ve Gezi eylemleri kadınların hayatını nasıl etkiledi diye de sormak gerektiğini düşündük ve sorularımızı Psikolog Deniz Aktosun’a yönelttik.

Sık sorulan bir soru ile başlayalım istiyorum. Ne oldu da böyle bir ortam doğdu?

İnsanların vicdanlarını devreye sokmaları gereken ciddi bir olay oldu. O sırada hiçbir siyasi bağ olmadığı için olayın, herkesin direkt vicdanına seslenen bir tarafı vardı. Genç insanların çadırları yakıldı, polis devreye girdi. Daha yumuşak halledilebilecek bir duruma, artan bir sertlikle müdahale edildi. Güçsüze karşı aşırı güç kullanılması insanların vicdanını devreye soktu. O noktada insanlar, çok insani bir reaksiyon verdi. Sadece bu açıdan bile bakarsak Gezi olayları toplumsal bir travma… Bu travma niye bu kadar insanda yankı buldu? Çünkü Türk toplumunun içinde haksızlığa uğrama ya da güçsüzken şiddet görme travması çok tanıdık... İster anneden-babadan dayak yemek olarak alın, ister kendini güçsüz hissetmek veya evlilik içindeki şiddet olarak alın, bunlar istatistiki olarak Türkiye’de çok yoğun yaşanan durumlar. Herkese çok tanıdık geldi. Ve seslerini çıkartabilecekleri, kişisel ve siyasi tarafı olmayan bir konu etrafında oldukları için bu kadar rahat reaksiyon gösterebildiler. En başından itibaren daha çok gençlerin ve kadınların buna tepki vermesinin arkasında belki de bu var.
  
Kadınların güçlü duruşu da herkesi çok etkiledi, hatta eylemlere verilen desteği artırdı gibi görünüyor…

İlk çarpıcı fotoğraf kırmızı elbiseli, akademisyen bir kadına biber gazı sıkıldığı andı. Orada güç dengesizliği açıkça ortaya çıktı. Bir adam bir kadına el kaldırdığında pek çok toplumda “Kadın bir şey yapmıştır; kocasıdır, babasıdır” diye düşünülüyor. Ama burada olayı tüm çıplaklığı ile görüyorsunuz, araya özür koyamıyorsunuz. Siyasi bir konu değil, kişisel de değil. Ve güçsüzken güce karşı ayakta durabilmek saygı uyandırıyor insanlarda. Kadını durdurmak için TOMA’ya ya da biber gazına ihtiyaç yok aslında. Polis bir kadını konuşarak da, kolundan tutup götürerek de, sadece ürküterek de durdurabilir. Ancak kadına dahi böyle bir müdahale yapılması devletin seçimine dair net bir mesaj koydu ortaya.
Kadınlar sizce Gezi eylemlerine ne kattı?

Bir kere meşruluk kattılar. Bu kadar kadının orada olmasından bu olayın farklı olduğunu anladık. Yumuşaklık ve muhakeme de kattılar. Kadınların varlığı olayların gidişatını da değiştirdi. Daha yumuşak, düşünen, başkalarını da anlamaya, şefkat göstermeye çalışan bir eylem haline geldi. Daha pasif ama tutarlı, düşünmeye, hissetmeye yer açabilen bir eylem olması sürekliliğini de sağladı.


Gezi eylemlerine katılan ya da destek vermek için giden kadınlar Gezi’de taciz olmadığını sık sık vurguladı. Bu önemli bir dönüm noktası olabilir mi?

Taciz, negatif maskülenitenin bir parçasıdır. Gezi olaylarının birkaç gün içinde evirildiği yerde toplumun her kesiminin belki eksik hissettiği pozitif maskülenite simgelendi; korumak, kollamak, şefkat ve anlayış gösterebilmek… Belki de çok doludizgin giden negatif masküleniteye bir gem vurulması hareketi oldu. Sanmıyorum ki Gezi’deki erkeklerin hiçbiri bugüne kadar hiçbir kadına ters bir söz söylememiş olsun. Ama onlar da başka bir şeyin mümkün olduğunu, erkek olarak var olabilmek için başka bir alternatifin var olduğunu gördü. Gençlerin başka alternatifler olduğunu görmesi çok önemliydi.

 Okuduğum bir makalede kadınların organizasyon yeteneğinin parktaki düzende büyük rol oynadığı söyleniyordu…

Dünyadaki en başarılı 500 şirketin yönetim kurullarına bakıldığında başarısı sürekli olanların hepsinde kadın var. Kadın sayısı arttıkça başarı ve başarının sürekliliği artıyor. Bu, kadınlar daha iyi yönetici olduğu için olmuyor. Kadınlar ile erkeklerin birlikte çalıştığı denklem her zaman daha iyi sonuç verdiği için oluyor. Erkekler başarı için risk almayı, atik olmayı, hızlı karar vermeyi başarırken (ki bazı kadınlar da böyle) kadınların da riski daha gerçekçi değerlendirme, organize olabilme, geri ile ileriyi bağlayabilme, başkalarının duygularını hesaba katabilme yetileri çok daha yüksek. Bunun karışımı ve arasındaki gelgitler daha gerçekçi, daha bütünsel bir şekilde hayatın devam etmesini sağlıyor. Dengeler kurulunca hayat daha kolay ve yapıcı ilerliyor. Dolayısıyla tahmin ediyorum kadınla erkeğin eşit bir şekilde bir arada yer alabildiği ve kadınların kendilerini kendileri gibi ifade edebildikleri, kadınlıklarını daha net ortaya çıkartabildikleri bir yer oldu Gezi…

 Farklı kesimlerden kadınlara birbirlerini anlayabilme şansı da verdi değil mi?

Türkiye’de kadın olma hali muhafazakar, devrimci ya da ilerici olmaktan daha belirleyici bir kimlik. Görüntü bambaşka olabilir, kisvesi bambaşka olabilir ama duygu bazında yaşadıkları birbirine çok benzer şeyler… Ekonomik farklılıklar olsa da yine çok fazla benzerlikler var. Türk kadınının anlayacağı, yapacağı, anlatacağı ve değiştireceği çok şey var. Bu olabildiği zaman toplumumuz birbirine saygı duyarak, koruyarak ilerleyebilecek. Gezi eylemlerinin birbirimizi dinlemek ile ilgili cesur olmamıza neden olmasını umuyorum.




Toplumsal bir travma olduğunu söylediniz; bu travma bireysel olarak bizi nasıl etkileyebilir?

Kişisel ilişki terapistiyim ve travmaların kişiler ve kişisel ilişkiler üzerindeki etkisini önemsiyorum. Travma köklü değişim demek. Büyük bir değişikliğin ardından hayata bakışımızı değiştirmek zorunda kalırız. Eğer kişi daha önce travma yaşamışsa ve bunun izleri duruyorsa toplumsal bir travma tetiklemeye neden olabiliyor. Trafik kazası geçiren kişi belli bir süreci yaşadıktan sonra bu travmayı atlatıyor. Ancak daha önce bundan daha büyük bir kaza geçirdiyse ya da annesini bir trafik kazasında kaybettiyse bu küçük kazanın etkileri daha karmaşık oluyor. Bir önceki travmadan kalan kayıp, korku hissi, hayata karşı negatif bakış yeniden tetikleniyor. Böylece yeni travmanın gerektirdiğinden çok daha büyük bir reaksiyon veriyor. Ya da aile içi şiddet yaşamış bir kişi televizyondaki şiddet görüntüleri nedeniyle travma yaşayabiliyor. Toplumsal travmalara da biraz böyle bakmak lazım.


Bazı insanlar için bir aydınlanma da olmuş olabilir mi?

Tabii. Kendi pratiğimde de görüyorum. Gezi olayları toplumun bir kesimine ilk defa ve gerçekten kendi kimliğini sorgulama fırsatı verdi. Bir kadına gaz sıkılıyorsa, copla vuruluyorsa, bütün siyasi etkilerden arındırarak, “Ben ne hissediyorum, vicdanım nerede?” diye sorguladık. Ve kimliğimiz ile ilgili olduğumuz yeri beğendik ya da beğenmedik. Yaşadığımız hayatı da sorguladık. Dolayısı ile birçok kişinin hayatında etkileri oldu. İnsan kendini bu kadar sorguladığı dönemde yanındakileri de sorguluyor, farklılıkları fark etmeye başlıyor. Sen gazdan dolayı kuşlar öldü diye üzülüyorsan ve yanındaki adamın üzülmediğini fark ediyorsan sorgulamaya başlıyorsun ilişkiyi. Türkiye’de devletin hesaplaşma geleneği yok, insanların özel hayatlarında da böyle bir alışkanlıkları yok. Belki de ilk defa böyle bir şey oldu, hesaplaşmalar başladı. Tabii daha çok başındayız. Terapi odamda Gezi olaylarının ilk birkaç haftasında çiftler Gezi olaylarından mı konuşuyorlar kendi ilişkilerinden mi konuşuyorlar diye karıştığı zamanlar oldu. Güç dengesinin anlatıldığı kelimeler karıştı. Benim “Şimdi neredeyiz?” diye netleştirmek zorunda kaldığım zamanlar oldu.

Bazı ilişkilerde bir dönüm noktası oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

Son 15-20 senedir çiftlerin bir araya gelmesinin nedenlerinin altında daha çok nasıl para kazandıkları, nasıl para harcadıkları gibi faktörler yatıyor. “Birlikte şunu içmeyi seviyoruz” ya da “Aynı yerde çalışıyoruz” deniliyor ve bunlar ortak olduğu için diğer alanlarda da nasıl olsa uyum yakalanacağı düşünülüyor. Şimdi birçok insan beklentileri doğrulandığı için daha da yakınlaşırken bazıları da hayal kırıklığına uğradığı için bir karar aşamasına gelebiliyor. Tabii böyle bir toplumsal travmanın etkilerinin ne olacağını şimdiden söylemek çok zor.
  
Şu aşamada ilişkisi hakkında kafasında soru işareti olanlara neler söylemek istersiniz?

Çok büyük bir fırsat… Bu değişiklikler, travmalar olmasa daha güzel değişimlerin, daha yaratıcı keşiflerin yaşanması mümkün olmazdı. Daha iyi bir hayat, daha iyi ve içten bir ilişki kurmak ya da içten olmayan bir ilişkiyi bitirmek, kendini tanıyıp kendi ihtiyaçlarını bilip ona uygun biriyle birlikte olabilmek ihtimalini artırıyor. İlişkiler bitecek diye bir şey yok ama tanımları değişebiliyor. Gönülden bağlı olduğunuz, aynı olduğunuzu düşündüğünüz bir eşle mesafeli bir eşlik durumunu kabul edip devam edebilir ya da çok daha mesafeli ve sizi anlamadığını düşündüğünüz biriyle “Beni gerçekten anladığı yerler var” diyerek daha yakın bir ilişki sürdürmeye başlayabilirsiniz.





























Read more...

İLİŞKİNİN "BİZ" HALİ

5 Şubat 2014 Çarşamba

Sevdiğim röportajlarımdan...

Bir ilişki iki bireyin “biz” olabilmesi ile gerçek anlamını buluyor. Ancak henüz “ben” olamadan “biz” olmaya çalışan çiftleri sonunda boğucu bir süreç bekliyor.




İlişki… Birçok kişinin hayalini kurduğu hatta bazen sırf bu hayalle yaşadığı iki kişilik bir dans... Ancak bu dans bazen herkesin aynı yönde ilerlemeye çalıştığı, birbirini ittirdiği ya da herkesin tek başına hareket etmeyi tercih ettiği bir eyleme dönüştüğünde hayaller yıkılabiliyor. Dans ile örneklendirilen bu durum ilişkilerde “ben” ve “biz” olma hallerinin negatif hale dönüşmesi sonucu oluşuyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Klinik Psikolog Asena Yurtsever ile ilişkilerde “ben olma” ve “biz olma” hallerini konuştuk.

Uzman Klinik Psikolog Asena Yurtsever sözlerine şöyle başlıyor: “Hayatımızda hep bir kurtarıcı istiyoruz. Çocukken düşünce kendimiz kalkabileceğimiz halde annemiz bizi kaldırsın istiyoruz. Yetişkinliğe geçtiğimizde de özellikle mutlu olamadığımız durumda kurtarıcımız bir ilişki oluyor. Bir erkek veya kadın gelecek, bizi kurtaracak, mutlu edecek, eğlendirecek, maddi durumumuzu düzeltecek diye bekliyoruz. Ancak adı üstünde ilişki karşılıklı yaşanıyor. Ben karşımdakine hiçbir şey vermiyorsam ve aksine negatif bir enerji veriyorsam, ona çok yaslanıyorsam sonunda ya ben onun gölgesi altında tamamen kayboluyorum ya da onu üzüp, bir şey veremememle ve ayrılıkla sonuçlanıyor. Özellikle son zamanlarda danışanlarımın geliş nedenlerinde bu konu çok sık yer alıyor. Kendileri durumu böyle anlatmıyorlar, farkında değiller. ‘Biz olmak’ istiyorlar ama fedakarlık yapmak istemiyorlar.”

Biz olmanın tanımını ise Uzm. Psk. Asena Yurtsever şöyle yapıyor: “İlişkiye, evliliğe kurum olarak bakarsak iki kişinin bir arada olduğu, yaşayabildiği ve bu ilişkiye gelene kadar herkesin birey olma çabasında olduğu, kendi ayakları üzerinde durduğu, kendi fikirlerinin, arzularının, ihtiyaçlarının olabildiğince farkında olduğu ve bunları doyurmaya çalıştığı bir süreç. Peki iki insan karşı karşıya geldiğinde nasıl biz olacaklar? Birey olmaktan feragat edelim, bir araya gelelim, ortaya ‘biz’ çıksın diye olmuyor. Ayşe ile Ahmet olmasın da ‘Ayşemet’ olsun demek hem zor hem de ne kadar sağlıklı olduğunun sorgulanması gerek. Şöyle bir örnek vereyim; bir çift hamburger yemeye gidiyor. Kadın turşu sevmediğini söylüyor, adam da turşuya bayılıyor. Mükemmel ilişkide erkek diğer hamburgerdeki turşuları da alarak duble turşu yer, kadın da turşusundan kurtulur. Ama maalesef şu noktaya geliyor: ‘Ben turşu sevmem sen de yeme.’ Ya da ‘Hamburger yemeyelim.’”

  
Arkadaşlar sorun oluyor

Bu örneği ilişkilerde sık yaşanan bir başka örnekle açıklayan Uzm. Psk. Yurtsever devam ediyor: “Erkek kadına ‘Ne! Kız arkadaşlarınla mı buluşacaksın, ne gereği var?’ diyebiliyor. Kadın da erkeğe ‘Ne! Erkek erkeğe futbol mu izleyeceksiniz, artık bir ilişkimiz var’ diyor. Oysa ilişkiye kadar kadının da bir arkadaş çevresi var kız kıza gezmekten hoşlanıyorlar. Erkeğin de bir arkadaş çevresi var ve onlarla futbol oynamayı ya da maç seyretmeyi seviyor. İlişkide artık biziz ve beraber hareket edeceğiz, her şeyi beraber yapacağız noktasını ‘BİZ’ olarak algıladıklarında tahakküm kurma başlıyor.”

Bu örnektekine benzer bir olayda birkaç farklı sonuç ortaya çıkıyor. Bir taraf böyle bir talepte bulunduğunda kişi daha önceki deneyimlerinden yola çıkarak bunun her zaman istenecek bir şey olduğunu düşünüp baştan bu ilişkiyi bitirme noktasına gelebiliyor. Örneğin kadın, erkeğe arkadaşları ile çıkmasına izin vermediğinde, geçmiş ilişkisinde de buna hiç izin vermeyen bir sevgili ya da eş varsa bu noktada erkek “Sen bana hep karışacak mısın?” deyip hiç geri adım atmadan ilişkiyi bitirebiliyor. Ya da burnundan fitil fitil getirme taktikleri uyguluyor. Uzm. Psk. Yurtsever, “Oysa şöyle de olabilir. O gün içlerinden birinin ya da bir arkadaşlarının doğum günüdür. Gitme denilmesinin bir gerekçesi vardır. Ancak geçmişte yaşananlar insanı o kadar etkiliyor ki hemen reddetme, ilişkiden kaçma söz konusu oluyor” diyor.

Diğer bir durumda o ilişkinin büyüsünde zaten 24 saat beraber olma arzusu ile ve “İlişki fedakarlık gerektirir” vurguları ile kadın, “Aman gitmeyivereyim, her zaman görüşüyorum zaten” ya da erkek “Maç önemli değil, gel seninle şuraya gidelim” diyor. Bu böyle bir süre devam ediyor ancak ilişki artık rayına oturduğunda, biraz açılma, nefes alma ihtiyacı çoğaldığında bu durum zorlayıcı hale geliyor. Fedakarlıkların da bir noktaya kadar yapılabildiğini belirten Uzm. Psk. Yurtsever, bazen karşı tarafın fedakarlık yapıldığından haberdar olmayabildiğini de söylüyor. Bir kere “hayır” denildiğinde artık hiç maça gitmeyi talep etmeyen bir erkeğin aylar sonra patlayıp “Sen arkadaşlarımla buluşmama hiç izin vermiyorsun” diyebildiğini, kadının da bu durumda şaşırmasının söz konusu olabildiğini anlatıyor.
İlişkinizdeki ben ve biz olma hallerinin negatif ve pozitif durumunu gözden geçirmek istiyorsanız ilk adımda önce kendinize ne kadar güvenip güvenmediğinize bakmanız gerekiyor. Sonra kendinizi ne kadar değerli gördüğünüze ve kendinize olan saygınıza bakmaya sıra geliyor. Çünkü kendini değerli görmeyen kişi başkalarının da onu değersiz görmesini normal karşılıyor, gerekli yerlerde kendini savunamıyor, koruyamıyor. Ardından birlikte olduğunuz kişiye ne kadar güvendiğinize, onu ne kadar değerli gördüğünüze ve ona ne kadar saygı duyduğunuza dair düşünmeniz gerekiyor. Uzm. Psk. Asena Yurtsever ardından şu adımları öneriyor:


BİZ OLMA HALİ

* Birlikteyken zamanınızı nasıl geçiriyorsunuz?

* Birbirinizi ne kadar tanıyorsunuz?

* Bir karar alırken birbirinize ne kadar saygı gösteriyorsunuz?

* Birbirinizin çıkarlarını ne kadar gözetiyorsunuz?

* Maddi konuları nasıl hallediyorsunuz?

* Ailelerinizle ve arkadaşlarınızla ne kadar görüşüyorsunuz?

BEN OLMA HALİ

* Kendi ihtiyaçlarınızı ne kadar özgür konuşabiliyorsunuz?

* Kendi arzularınızı ne kadar özgürce konuşuyorsunuz ve tatmin ediyorsunuz?

* Kendinize kişisel olarak ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

* Eşinizin ne kadar zaman ayırmasına izin veriyorsunuz?



Beni sevmiyor mu?

“Biz olma” halinin negatife dönüşmesinin çeşitli nedenleri var. Bunlardan biri kaybetme korkusu… Eğer “biz hali” çiftlerden biri için kendi bireysel özelliklerini bıraktığı ve ilişkinin içinde evrildiği hale gelirse ve bu noktada diğeri daha bireysel kalırsa, “Ben yalnız mı kalacağım? Bana ihtiyacı hiç mi olmayacak? Beni sevmiyor mu? Terk mi edecek?” kaygıları başlıyor. Bunun altında güvensizlik temaları da yer alıyor. Kendine güveni tam olmayan kişilerde eşi arkadaşları ile buluştuğunda orada bulunan bir erkek ya da kadın onun ilgisi çeker mi gibi endişeler oluşabiliyor. Ancak ilişkinin karşılıklı geliştiği düşünüldüğünde bu güvensizliği yaratan bazen karşı taraf da olabiliyor. Bir kadın bir erkek ile ilişkisini bu güvensizlikle yaşarken bir sonraki ilişkisinde böyle kaygılanmayabiliyor.

Esneyebilmek önemli

Sağlıklı bir “biz olma” hali için tolerans göstermek ve esneyebilmenin önemli olduğunu vurgulayan Uzm. Psk. Asena Yurtsever, “Sıklıkla görülen bir sıkıntı da ben olma noktasında diretmek nedeniyle biz olamamak. Diğerinin bireyselliği görememe ya da hatayı kabul etmemesi söz konusu oluyor. Bazı kişiler hatayı ‘biz’e ve ‘ben’e yapılan çok büyük bir darbe gibi görüyor. Oysa adı üstünde hata… Her insan sıklıkla hata yapar. Bir arkadaşımız hastalanır, çok üzülürüz ama bir türlü arayamayız. Bir dostumuzun doğum günüdür, arayamayız. Bu gibi hataları kişisel algılamaya başlayınca ilişki zedeleniyor. ‘Sen bunu yapmadın, ben de şunu yapmayacağım’ gibi tavırlar başlıyor. O zaman ortada biz kalmıyor. Düşman bir sen ve ben oluyor. İşte bu da ben olmanın negatif bir boyutu... Biz olmak gerçekten ruhumuzu vermek, yeni bir kişi olmak yeni bir boyuta geçmek değil. Ama yoldan geçen 100 kişiye sorun, kadınların çoğu bir ilişki yaşamaya başladıktan sonra kız arkadaşlarının yüzde 90’ını kaybetmiştir. Erkekler de aynı şekilde…”



Nefes aldırmayan “BİZ”ler

Uzm. Psk. Asena Yurtsever, toplumumuzda kıskanmanın sahiplenmek gibi yaşandığını ve “Ne kadar sahip çıkıyorsan o kadar nefes aldırmayacaksın” yaklaşımının yaygın olduğunu vurguluyor. Kuaföre giden eşi ya da sevgiliyi kuaföre kadar götürüp işi bitince kapıdan almak, günde yirmi kere “sevdiği” için aramak gibi davranışlar özellikle çiftlerden biri bu konudan rahatsızsa ilişkide sorunlara neden oluyor. Uzm. Psk. Yurtsever, “Kendi başına sinemaya giden kaç kişi görüyorsunuz? Eşinin ya da sevgilisinin işi varken sinemaya gitmek isteyen kaç kişi bunu yapabiliyor? Gitmeyen kişi diğeri için orada biriyle karşılaşır mı, aklı birine takılır mı ya da telefonu kapalıyken gerçekten sinemada mı olacak diye düşünüyor. Oysa sağlıklı bir ilişkide isteyen sinemaya gidiyor, o sırada işi olan da bunları dert etmeden çalışmaya devam ediyor” diyor.



Önce ben, sonra biz

Uzm. Psk. Yurtsever, biz olma halinin tarifini şöyle yapıyor: “En iyi biz olma hali her iki tarafın da ben olmasına izin verilen, her iki tarafın da özgür kararlar almada birbirini desteklediği bir biz olma hali. Bir çift düşünelim, biri ABD’ye yerleşmek istiyor, diğeri ülkesinde kalmaktan mutlu. ‘Biz’ olmayı başaran çiftler şöyle yapıyorlar; diyelim ki biri için ABD’de çok iyi bir iş fırsatı var, belli bir süre orada kalıp geri dönmeyi planlıyorlar. Orada yaşarken biri diğerine, ‘Ben burada çok mutluyum, kalmak istemiyorsan sen geri dön’ demiyor. ‘Evet çok güzel vakit geçiriyorum ama belirlediğimiz süre doldu, biraz da Türkiye’ye dönüp senin kariyerinle ya da ailenle ilgilenme vaktin’ diyebiliyor. Biz olamayan çiftlerde ise biri kalıp diğeri dönüyor ya da dönmek veya kalmak isteyenin sebeplerini aşağılamak söz konusu oluyor; ‘Özlediğin aile de aile olsa’ türü cümleler gibi…”

En başta ailede öğreniliyor

Sağlıklı bir ailede büyüyen, biz olmayı başarabilen anne-babaların çocukları zaten güzel bir ilişkinin nasıl olduğunu öğreniyor. İkinci nokta ise kendimize ve karşımızdakine ne kadar güvenli olduğumuzla ve karşımızdakinin nefes alma ihtiyacını kendi üzerimize almamakla ilgili. “Son günlerde çok çalıştın, bugün kahvaltıya git, ben de evde kalıp işlerimi tamamlayayım” diyebilmek önemli…

“Ben olmak” daha batılı bir kavram iken negatif biz olma hali doğulu anlayışta var oluyor. Doğuda sistemin içinde erimek, tamamen ben olma özelliklerini törpülemek, olabildiğince mütevazı bir kişilik ön planda iken batılı toplumlarda da tamamen bireyin ben olması hali, hakları, istekleri, arzuları önem kazanıyor. Tam ikisinin ortasında, hem ben olmak hem de ilişkinin getirdiği bazı durumlarda fedakar olabilmek gerekiyor.
  

Ev bütçesi ipuçları veriyor

Biz olmanın en önemli göstergelerinden biri de ev bütçesi… Uzm. Psk. Asena Yurtsever şöyle bir örnek veriyor: “Bir çift düşünün. Kadın ayda 10 bin lira kazanıyor, adam ise iki bin lira. Bir ilişkide kadın diyor ki ‘Sen erkeksin, senin kazandığın iki bin lira ile ailemizi geçindireceğiz. Ben maaşımı kenara koyacağım’. Bir başka ilişkide kadın diyor ki ‘Ben de iki bin lira koyuyorum, kalan maaşım benimdir’. Ama bir de ‘Bizim aylık gelirimiz 12 bin liradır’ diyebilenler yani biz olmayı başarmış olanlar var.”

  
Ben olmadan biz olunmuyor

Uzm. Psk. Asena Yurtsever, bu konuda Julia Roberts’ın ‘Kaçak Gelin’ filminin güzel bir örnek olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Filmde Julia Roberts, her yeni sevgilisine göre yumurta yiyordu. Bir sevgilisi rafadan seviyorsa en sevdiğinin rafadan yumurta olduğunu, diğeri yağda seviyorsa en çok onu sevdiğini söylüyordu. İşte bu ben olmadan biz olmak istediği ve sonrasında ben olamadan biz olduğu için zamanla boşlukları hissedip o ilişkinin içinde boğulma hali… Örneğin aslında kar tatilini hiç sevmeyen ama bundan zevk alan sevgilisine, “Aaa tabii, bayılırım” diyerek bir süre katlanmaya karar veren kadın ilerleyen zamanlarda tatiller sıklaşınca ne yapacak? Bazı danışanlarımızda hiç ortak ve farklı zevklerin olmadığını görüyoruz, bulmaya çalışıyoruz ve bazen gerçekten bulamıyoruz. Bir de şöyle bir tarafı var; her şey ortak! Peki o zaman zenginleştirici ne var?”

Uzm. Psk. Yurtsever, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Biri fotoğraf çekmeyi çok seviyorsa ve diğerinin hiçbir fikri yoksa birlikte denemeleri çok güzel bir başlangıç. Severse devam eder ama sevmezse devam etmeme özgürlüğü olmalı, diğerinin de kendi merakını sürdürme özgürlüğü tabii…”



Yaprak ÇETİNKAYA

Formsanté Dergisi Ekim 2013 sayısı

Read more...

CANIM ÇOCUK (Berkin Elvan için...)

4 Şubat 2014 Salı




Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ülke varmış. Bu ülkede siyasetçiler utanmaz, gazeteciler kişiliksiz, insanlar tepkisizmiş.
1999 yılının 365 gününden birinde, bu ülkenin bir yerinde bir çocuk dünyaya gelmiş. Annesi ve babası üçüncü çocukları olan bu sevimli oğlana sağlam, güçlü, kuvvetli anlamına gelen bir isim vermişler, onu gözlerinden sakınmışlar.
Küçük oğlan da tüm bebekler gibi önce ağlamış, sonra gülmüş, annesinden süt emmiş, dişleri çıkmış, konuşmuş, yürümüş, şekerin çikolatanın tadını öğrenmiş, düşüp dizini kanatmış, televizyon izlemeye bayılmış, altına çiş kaçırmış, yemek seçmiş, okula başlarken annesinin bacağına sarılıp ağlamış.

Baba demiş ki “Devrim okumaktır, bu çocuklar okuyacak!” Baba her gün tekstil atölyesine gitmiş, anne her gün beş kişilik aileyi en ucuz ama sağlıklı şekilde beslemek, temiz pak giydirmek için uğraşıp didinmiş, çocuklar da güzel güzel okullarına gidip gelmişler.

Bir gün ülkede insanlar sokaklara dökülmeye başlamış. Yıllardan 2013’müş. Önce ağaçları sonra özgürlüklerini, onurlarını ve ülkelerini korumak için korkusuzca meydanları doldurmuşlar. Günler boyunca dumandan göz gözü görmemiş, insanlar ölmüş, yaralanmış ama meydanlar boşalmamış. Küçük oğlan artık 14 yaşındaymış, karnesini almış,birkaç gün sonra mezuniyet töreni varmış. Annesiyle çarşıya gidip alışveriş yapmışlar, takım elbisesini, gömleğini, pabuçlarını hazırlamışlar. Ülkesinin gerçeklerinin farkında ama bir yanıyla da çocuk, hem endişeli hem de tören için hevesli günler geçirmiş. 16 Haziran sabahı kalkmışlar, kahvaltı hazırlamışlar. Annesi ekmek almak için tam kapıya yönelmişken oğlan çekmiş annesinin elinden 5 TL’yi, “Ben giderim” demiş. Sanki bu dünyaya, o an bunu yapmak için, o kapıdan çıkmak, ülkede küllenen insanlığı alevlendirmeye kendini feda etmek için gelmiş. Hala gaz bulutu olan sokakları geçip fırına varmak üzereyken bir komşusunu adını seslenmiş, “dur” demek için. Ama duramamış, bir adım daha atmış ve…

O anne-baba bir daha hiç gülmemiş.
O mezuniyet töreni yapılmamış.
Meydanlardaki o insanlar hep ağlamış.
Ailesi konuşmuş, avukatlar konuşmuş, görgü tanıkları konuşmuş, çapulçular konuşmuş.  
Konuşan bazıları terörist diye gözaltına bile alınmış.

Ama birileri hep susmuş.
Üç maymunu oynamışlar; görmemişler, bilmemişler, duymamışlar.
Ülkeyi yönetenler 1999 yılında böyle bir çocuk sanki hiç doğmamışçasına kör olmuşlar.
Evlat acısı yaşayan halden anlar sananlar yanılmışlar, evladını kaybetmiş iktidar mensubu sesini bile çıkarmamış. Başbakan başka ülkelerde ölen evlatlara üzülmüş de bizim oğlanın adını anmamış. Onu ölümün kıyısına iten ve kendini ihbar etmeyen polis meğer insan değilmiş, hayvan da değilmiş. Neymiş, kimse bilememiş… Bazı anneler, bazı babalar, bazı gençler, “Ne işi varmış ki orada?” diyecek kadar utanmaz olmuşlar. Oğlan hastanede gözleri açık, bilinci kapalı yattıkça ve günler uzadıkça gazeteciler de unutmaya başlamış.
Kör, sağır, dilsiz yaşarken ve utanmadan secde ederken birileri,
Oğlanın kapısının önünde sessiz çığlıklar atmış diğerleri:

Ethem için, Abdullah için, Ali İsmail için, Mehmet için, Medeni için, Atakan için


DİREN BERKİN!

NOT: Bu yazı Facebook'ta Özlem's Queendom sayfasında düzenlenen "Üç Maymun" konulu öykü yarışması için yazılmıştır. 
Fotoğraf Berkin Elvan'ın ailesi tarafından açılan Facebook sayfasından alınmıştır.
Bilgiler ailenin gazete röportajlarından derlenmiştir.

Read more...
Related Posts with Thumbnails