İLİŞKİNİN "BİZ" HALİ

5 Şubat 2014 Çarşamba

Sevdiğim röportajlarımdan...

Bir ilişki iki bireyin “biz” olabilmesi ile gerçek anlamını buluyor. Ancak henüz “ben” olamadan “biz” olmaya çalışan çiftleri sonunda boğucu bir süreç bekliyor.




İlişki… Birçok kişinin hayalini kurduğu hatta bazen sırf bu hayalle yaşadığı iki kişilik bir dans... Ancak bu dans bazen herkesin aynı yönde ilerlemeye çalıştığı, birbirini ittirdiği ya da herkesin tek başına hareket etmeyi tercih ettiği bir eyleme dönüştüğünde hayaller yıkılabiliyor. Dans ile örneklendirilen bu durum ilişkilerde “ben” ve “biz” olma hallerinin negatif hale dönüşmesi sonucu oluşuyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Klinik Psikolog Asena Yurtsever ile ilişkilerde “ben olma” ve “biz olma” hallerini konuştuk.

Uzman Klinik Psikolog Asena Yurtsever sözlerine şöyle başlıyor: “Hayatımızda hep bir kurtarıcı istiyoruz. Çocukken düşünce kendimiz kalkabileceğimiz halde annemiz bizi kaldırsın istiyoruz. Yetişkinliğe geçtiğimizde de özellikle mutlu olamadığımız durumda kurtarıcımız bir ilişki oluyor. Bir erkek veya kadın gelecek, bizi kurtaracak, mutlu edecek, eğlendirecek, maddi durumumuzu düzeltecek diye bekliyoruz. Ancak adı üstünde ilişki karşılıklı yaşanıyor. Ben karşımdakine hiçbir şey vermiyorsam ve aksine negatif bir enerji veriyorsam, ona çok yaslanıyorsam sonunda ya ben onun gölgesi altında tamamen kayboluyorum ya da onu üzüp, bir şey veremememle ve ayrılıkla sonuçlanıyor. Özellikle son zamanlarda danışanlarımın geliş nedenlerinde bu konu çok sık yer alıyor. Kendileri durumu böyle anlatmıyorlar, farkında değiller. ‘Biz olmak’ istiyorlar ama fedakarlık yapmak istemiyorlar.”

Biz olmanın tanımını ise Uzm. Psk. Asena Yurtsever şöyle yapıyor: “İlişkiye, evliliğe kurum olarak bakarsak iki kişinin bir arada olduğu, yaşayabildiği ve bu ilişkiye gelene kadar herkesin birey olma çabasında olduğu, kendi ayakları üzerinde durduğu, kendi fikirlerinin, arzularının, ihtiyaçlarının olabildiğince farkında olduğu ve bunları doyurmaya çalıştığı bir süreç. Peki iki insan karşı karşıya geldiğinde nasıl biz olacaklar? Birey olmaktan feragat edelim, bir araya gelelim, ortaya ‘biz’ çıksın diye olmuyor. Ayşe ile Ahmet olmasın da ‘Ayşemet’ olsun demek hem zor hem de ne kadar sağlıklı olduğunun sorgulanması gerek. Şöyle bir örnek vereyim; bir çift hamburger yemeye gidiyor. Kadın turşu sevmediğini söylüyor, adam da turşuya bayılıyor. Mükemmel ilişkide erkek diğer hamburgerdeki turşuları da alarak duble turşu yer, kadın da turşusundan kurtulur. Ama maalesef şu noktaya geliyor: ‘Ben turşu sevmem sen de yeme.’ Ya da ‘Hamburger yemeyelim.’”

  
Arkadaşlar sorun oluyor

Bu örneği ilişkilerde sık yaşanan bir başka örnekle açıklayan Uzm. Psk. Yurtsever devam ediyor: “Erkek kadına ‘Ne! Kız arkadaşlarınla mı buluşacaksın, ne gereği var?’ diyebiliyor. Kadın da erkeğe ‘Ne! Erkek erkeğe futbol mu izleyeceksiniz, artık bir ilişkimiz var’ diyor. Oysa ilişkiye kadar kadının da bir arkadaş çevresi var kız kıza gezmekten hoşlanıyorlar. Erkeğin de bir arkadaş çevresi var ve onlarla futbol oynamayı ya da maç seyretmeyi seviyor. İlişkide artık biziz ve beraber hareket edeceğiz, her şeyi beraber yapacağız noktasını ‘BİZ’ olarak algıladıklarında tahakküm kurma başlıyor.”

Bu örnektekine benzer bir olayda birkaç farklı sonuç ortaya çıkıyor. Bir taraf böyle bir talepte bulunduğunda kişi daha önceki deneyimlerinden yola çıkarak bunun her zaman istenecek bir şey olduğunu düşünüp baştan bu ilişkiyi bitirme noktasına gelebiliyor. Örneğin kadın, erkeğe arkadaşları ile çıkmasına izin vermediğinde, geçmiş ilişkisinde de buna hiç izin vermeyen bir sevgili ya da eş varsa bu noktada erkek “Sen bana hep karışacak mısın?” deyip hiç geri adım atmadan ilişkiyi bitirebiliyor. Ya da burnundan fitil fitil getirme taktikleri uyguluyor. Uzm. Psk. Yurtsever, “Oysa şöyle de olabilir. O gün içlerinden birinin ya da bir arkadaşlarının doğum günüdür. Gitme denilmesinin bir gerekçesi vardır. Ancak geçmişte yaşananlar insanı o kadar etkiliyor ki hemen reddetme, ilişkiden kaçma söz konusu oluyor” diyor.

Diğer bir durumda o ilişkinin büyüsünde zaten 24 saat beraber olma arzusu ile ve “İlişki fedakarlık gerektirir” vurguları ile kadın, “Aman gitmeyivereyim, her zaman görüşüyorum zaten” ya da erkek “Maç önemli değil, gel seninle şuraya gidelim” diyor. Bu böyle bir süre devam ediyor ancak ilişki artık rayına oturduğunda, biraz açılma, nefes alma ihtiyacı çoğaldığında bu durum zorlayıcı hale geliyor. Fedakarlıkların da bir noktaya kadar yapılabildiğini belirten Uzm. Psk. Yurtsever, bazen karşı tarafın fedakarlık yapıldığından haberdar olmayabildiğini de söylüyor. Bir kere “hayır” denildiğinde artık hiç maça gitmeyi talep etmeyen bir erkeğin aylar sonra patlayıp “Sen arkadaşlarımla buluşmama hiç izin vermiyorsun” diyebildiğini, kadının da bu durumda şaşırmasının söz konusu olabildiğini anlatıyor.
İlişkinizdeki ben ve biz olma hallerinin negatif ve pozitif durumunu gözden geçirmek istiyorsanız ilk adımda önce kendinize ne kadar güvenip güvenmediğinize bakmanız gerekiyor. Sonra kendinizi ne kadar değerli gördüğünüze ve kendinize olan saygınıza bakmaya sıra geliyor. Çünkü kendini değerli görmeyen kişi başkalarının da onu değersiz görmesini normal karşılıyor, gerekli yerlerde kendini savunamıyor, koruyamıyor. Ardından birlikte olduğunuz kişiye ne kadar güvendiğinize, onu ne kadar değerli gördüğünüze ve ona ne kadar saygı duyduğunuza dair düşünmeniz gerekiyor. Uzm. Psk. Asena Yurtsever ardından şu adımları öneriyor:


BİZ OLMA HALİ

* Birlikteyken zamanınızı nasıl geçiriyorsunuz?

* Birbirinizi ne kadar tanıyorsunuz?

* Bir karar alırken birbirinize ne kadar saygı gösteriyorsunuz?

* Birbirinizin çıkarlarını ne kadar gözetiyorsunuz?

* Maddi konuları nasıl hallediyorsunuz?

* Ailelerinizle ve arkadaşlarınızla ne kadar görüşüyorsunuz?

BEN OLMA HALİ

* Kendi ihtiyaçlarınızı ne kadar özgür konuşabiliyorsunuz?

* Kendi arzularınızı ne kadar özgürce konuşuyorsunuz ve tatmin ediyorsunuz?

* Kendinize kişisel olarak ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

* Eşinizin ne kadar zaman ayırmasına izin veriyorsunuz?



Beni sevmiyor mu?

“Biz olma” halinin negatife dönüşmesinin çeşitli nedenleri var. Bunlardan biri kaybetme korkusu… Eğer “biz hali” çiftlerden biri için kendi bireysel özelliklerini bıraktığı ve ilişkinin içinde evrildiği hale gelirse ve bu noktada diğeri daha bireysel kalırsa, “Ben yalnız mı kalacağım? Bana ihtiyacı hiç mi olmayacak? Beni sevmiyor mu? Terk mi edecek?” kaygıları başlıyor. Bunun altında güvensizlik temaları da yer alıyor. Kendine güveni tam olmayan kişilerde eşi arkadaşları ile buluştuğunda orada bulunan bir erkek ya da kadın onun ilgisi çeker mi gibi endişeler oluşabiliyor. Ancak ilişkinin karşılıklı geliştiği düşünüldüğünde bu güvensizliği yaratan bazen karşı taraf da olabiliyor. Bir kadın bir erkek ile ilişkisini bu güvensizlikle yaşarken bir sonraki ilişkisinde böyle kaygılanmayabiliyor.

Esneyebilmek önemli

Sağlıklı bir “biz olma” hali için tolerans göstermek ve esneyebilmenin önemli olduğunu vurgulayan Uzm. Psk. Asena Yurtsever, “Sıklıkla görülen bir sıkıntı da ben olma noktasında diretmek nedeniyle biz olamamak. Diğerinin bireyselliği görememe ya da hatayı kabul etmemesi söz konusu oluyor. Bazı kişiler hatayı ‘biz’e ve ‘ben’e yapılan çok büyük bir darbe gibi görüyor. Oysa adı üstünde hata… Her insan sıklıkla hata yapar. Bir arkadaşımız hastalanır, çok üzülürüz ama bir türlü arayamayız. Bir dostumuzun doğum günüdür, arayamayız. Bu gibi hataları kişisel algılamaya başlayınca ilişki zedeleniyor. ‘Sen bunu yapmadın, ben de şunu yapmayacağım’ gibi tavırlar başlıyor. O zaman ortada biz kalmıyor. Düşman bir sen ve ben oluyor. İşte bu da ben olmanın negatif bir boyutu... Biz olmak gerçekten ruhumuzu vermek, yeni bir kişi olmak yeni bir boyuta geçmek değil. Ama yoldan geçen 100 kişiye sorun, kadınların çoğu bir ilişki yaşamaya başladıktan sonra kız arkadaşlarının yüzde 90’ını kaybetmiştir. Erkekler de aynı şekilde…”



Nefes aldırmayan “BİZ”ler

Uzm. Psk. Asena Yurtsever, toplumumuzda kıskanmanın sahiplenmek gibi yaşandığını ve “Ne kadar sahip çıkıyorsan o kadar nefes aldırmayacaksın” yaklaşımının yaygın olduğunu vurguluyor. Kuaföre giden eşi ya da sevgiliyi kuaföre kadar götürüp işi bitince kapıdan almak, günde yirmi kere “sevdiği” için aramak gibi davranışlar özellikle çiftlerden biri bu konudan rahatsızsa ilişkide sorunlara neden oluyor. Uzm. Psk. Yurtsever, “Kendi başına sinemaya giden kaç kişi görüyorsunuz? Eşinin ya da sevgilisinin işi varken sinemaya gitmek isteyen kaç kişi bunu yapabiliyor? Gitmeyen kişi diğeri için orada biriyle karşılaşır mı, aklı birine takılır mı ya da telefonu kapalıyken gerçekten sinemada mı olacak diye düşünüyor. Oysa sağlıklı bir ilişkide isteyen sinemaya gidiyor, o sırada işi olan da bunları dert etmeden çalışmaya devam ediyor” diyor.



Önce ben, sonra biz

Uzm. Psk. Yurtsever, biz olma halinin tarifini şöyle yapıyor: “En iyi biz olma hali her iki tarafın da ben olmasına izin verilen, her iki tarafın da özgür kararlar almada birbirini desteklediği bir biz olma hali. Bir çift düşünelim, biri ABD’ye yerleşmek istiyor, diğeri ülkesinde kalmaktan mutlu. ‘Biz’ olmayı başaran çiftler şöyle yapıyorlar; diyelim ki biri için ABD’de çok iyi bir iş fırsatı var, belli bir süre orada kalıp geri dönmeyi planlıyorlar. Orada yaşarken biri diğerine, ‘Ben burada çok mutluyum, kalmak istemiyorsan sen geri dön’ demiyor. ‘Evet çok güzel vakit geçiriyorum ama belirlediğimiz süre doldu, biraz da Türkiye’ye dönüp senin kariyerinle ya da ailenle ilgilenme vaktin’ diyebiliyor. Biz olamayan çiftlerde ise biri kalıp diğeri dönüyor ya da dönmek veya kalmak isteyenin sebeplerini aşağılamak söz konusu oluyor; ‘Özlediğin aile de aile olsa’ türü cümleler gibi…”

En başta ailede öğreniliyor

Sağlıklı bir ailede büyüyen, biz olmayı başarabilen anne-babaların çocukları zaten güzel bir ilişkinin nasıl olduğunu öğreniyor. İkinci nokta ise kendimize ve karşımızdakine ne kadar güvenli olduğumuzla ve karşımızdakinin nefes alma ihtiyacını kendi üzerimize almamakla ilgili. “Son günlerde çok çalıştın, bugün kahvaltıya git, ben de evde kalıp işlerimi tamamlayayım” diyebilmek önemli…

“Ben olmak” daha batılı bir kavram iken negatif biz olma hali doğulu anlayışta var oluyor. Doğuda sistemin içinde erimek, tamamen ben olma özelliklerini törpülemek, olabildiğince mütevazı bir kişilik ön planda iken batılı toplumlarda da tamamen bireyin ben olması hali, hakları, istekleri, arzuları önem kazanıyor. Tam ikisinin ortasında, hem ben olmak hem de ilişkinin getirdiği bazı durumlarda fedakar olabilmek gerekiyor.
  

Ev bütçesi ipuçları veriyor

Biz olmanın en önemli göstergelerinden biri de ev bütçesi… Uzm. Psk. Asena Yurtsever şöyle bir örnek veriyor: “Bir çift düşünün. Kadın ayda 10 bin lira kazanıyor, adam ise iki bin lira. Bir ilişkide kadın diyor ki ‘Sen erkeksin, senin kazandığın iki bin lira ile ailemizi geçindireceğiz. Ben maaşımı kenara koyacağım’. Bir başka ilişkide kadın diyor ki ‘Ben de iki bin lira koyuyorum, kalan maaşım benimdir’. Ama bir de ‘Bizim aylık gelirimiz 12 bin liradır’ diyebilenler yani biz olmayı başarmış olanlar var.”

  
Ben olmadan biz olunmuyor

Uzm. Psk. Asena Yurtsever, bu konuda Julia Roberts’ın ‘Kaçak Gelin’ filminin güzel bir örnek olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Filmde Julia Roberts, her yeni sevgilisine göre yumurta yiyordu. Bir sevgilisi rafadan seviyorsa en sevdiğinin rafadan yumurta olduğunu, diğeri yağda seviyorsa en çok onu sevdiğini söylüyordu. İşte bu ben olmadan biz olmak istediği ve sonrasında ben olamadan biz olduğu için zamanla boşlukları hissedip o ilişkinin içinde boğulma hali… Örneğin aslında kar tatilini hiç sevmeyen ama bundan zevk alan sevgilisine, “Aaa tabii, bayılırım” diyerek bir süre katlanmaya karar veren kadın ilerleyen zamanlarda tatiller sıklaşınca ne yapacak? Bazı danışanlarımızda hiç ortak ve farklı zevklerin olmadığını görüyoruz, bulmaya çalışıyoruz ve bazen gerçekten bulamıyoruz. Bir de şöyle bir tarafı var; her şey ortak! Peki o zaman zenginleştirici ne var?”

Uzm. Psk. Yurtsever, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Biri fotoğraf çekmeyi çok seviyorsa ve diğerinin hiçbir fikri yoksa birlikte denemeleri çok güzel bir başlangıç. Severse devam eder ama sevmezse devam etmeme özgürlüğü olmalı, diğerinin de kendi merakını sürdürme özgürlüğü tabii…”



Yaprak ÇETİNKAYA

Formsanté Dergisi Ekim 2013 sayısı

Read more...

CANIM ÇOCUK (Berkin Elvan için...)

4 Şubat 2014 Salı




Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ülke varmış. Bu ülkede siyasetçiler utanmaz, gazeteciler kişiliksiz, insanlar tepkisizmiş.
1999 yılının 365 gününden birinde, bu ülkenin bir yerinde bir çocuk dünyaya gelmiş. Annesi ve babası üçüncü çocukları olan bu sevimli oğlana sağlam, güçlü, kuvvetli anlamına gelen bir isim vermişler, onu gözlerinden sakınmışlar.
Küçük oğlan da tüm bebekler gibi önce ağlamış, sonra gülmüş, annesinden süt emmiş, dişleri çıkmış, konuşmuş, yürümüş, şekerin çikolatanın tadını öğrenmiş, düşüp dizini kanatmış, televizyon izlemeye bayılmış, altına çiş kaçırmış, yemek seçmiş, okula başlarken annesinin bacağına sarılıp ağlamış.

Baba demiş ki “Devrim okumaktır, bu çocuklar okuyacak!” Baba her gün tekstil atölyesine gitmiş, anne her gün beş kişilik aileyi en ucuz ama sağlıklı şekilde beslemek, temiz pak giydirmek için uğraşıp didinmiş, çocuklar da güzel güzel okullarına gidip gelmişler.

Bir gün ülkede insanlar sokaklara dökülmeye başlamış. Yıllardan 2013’müş. Önce ağaçları sonra özgürlüklerini, onurlarını ve ülkelerini korumak için korkusuzca meydanları doldurmuşlar. Günler boyunca dumandan göz gözü görmemiş, insanlar ölmüş, yaralanmış ama meydanlar boşalmamış. Küçük oğlan artık 14 yaşındaymış, karnesini almış,birkaç gün sonra mezuniyet töreni varmış. Annesiyle çarşıya gidip alışveriş yapmışlar, takım elbisesini, gömleğini, pabuçlarını hazırlamışlar. Ülkesinin gerçeklerinin farkında ama bir yanıyla da çocuk, hem endişeli hem de tören için hevesli günler geçirmiş. 16 Haziran sabahı kalkmışlar, kahvaltı hazırlamışlar. Annesi ekmek almak için tam kapıya yönelmişken oğlan çekmiş annesinin elinden 5 TL’yi, “Ben giderim” demiş. Sanki bu dünyaya, o an bunu yapmak için, o kapıdan çıkmak, ülkede küllenen insanlığı alevlendirmeye kendini feda etmek için gelmiş. Hala gaz bulutu olan sokakları geçip fırına varmak üzereyken bir komşusunu adını seslenmiş, “dur” demek için. Ama duramamış, bir adım daha atmış ve…

O anne-baba bir daha hiç gülmemiş.
O mezuniyet töreni yapılmamış.
Meydanlardaki o insanlar hep ağlamış.
Ailesi konuşmuş, avukatlar konuşmuş, görgü tanıkları konuşmuş, çapulçular konuşmuş.  
Konuşan bazıları terörist diye gözaltına bile alınmış.

Ama birileri hep susmuş.
Üç maymunu oynamışlar; görmemişler, bilmemişler, duymamışlar.
Ülkeyi yönetenler 1999 yılında böyle bir çocuk sanki hiç doğmamışçasına kör olmuşlar.
Evlat acısı yaşayan halden anlar sananlar yanılmışlar, evladını kaybetmiş iktidar mensubu sesini bile çıkarmamış. Başbakan başka ülkelerde ölen evlatlara üzülmüş de bizim oğlanın adını anmamış. Onu ölümün kıyısına iten ve kendini ihbar etmeyen polis meğer insan değilmiş, hayvan da değilmiş. Neymiş, kimse bilememiş… Bazı anneler, bazı babalar, bazı gençler, “Ne işi varmış ki orada?” diyecek kadar utanmaz olmuşlar. Oğlan hastanede gözleri açık, bilinci kapalı yattıkça ve günler uzadıkça gazeteciler de unutmaya başlamış.
Kör, sağır, dilsiz yaşarken ve utanmadan secde ederken birileri,
Oğlanın kapısının önünde sessiz çığlıklar atmış diğerleri:

Ethem için, Abdullah için, Ali İsmail için, Mehmet için, Medeni için, Atakan için


DİREN BERKİN!

NOT: Bu yazı Facebook'ta Özlem's Queendom sayfasında düzenlenen "Üç Maymun" konulu öykü yarışması için yazılmıştır. 
Fotoğraf Berkin Elvan'ın ailesi tarafından açılan Facebook sayfasından alınmıştır.
Bilgiler ailenin gazete röportajlarından derlenmiştir.

Read more...
Related Posts with Thumbnails