TOPLUMSAL OLAYLAR TRAVMALARIMIZI TETİKLİYOR

17 Şubat 2014 Pazartesi

Sevdiğim röportajlardan...

 Yazı ve fotoğraflar: Yaprak ÇETİNKAYA
Formsanté Dergisi Eylül 2013 sayısı


Gezi Parkı olaylarını tüm siyasi bakış açılarından arındırıp sadece kadın çerçevesinden değerlendirdik ve uzmanına sorduk: Neden orada bu kadar çok kadın vardı, bu kadınlar eylemlere ne kattı ve bireysel olarak bu toplumsal travmadan nasıl etkilendik?


31 Mayıs’tan bugüne gündem hiç değişmiyor; Gezi Parkı… Eylemlerin en yoğun olduğu günlerde altı çizilen iki konu vardı; ne kadar çok genç ve ne kadar çok kadın olduğu… Eylemlerin simge fotoğraflarında da hep kadınlar vardı; yüzüne biber gazı sıkılan kırmızı elbiseli kadın, TOMA’ya kollarını açan siyah elbiseli kadın, mini şortu nedeniyle hemen turist sanılan Lobna, “Çocuğunuzu gelin alın” çağrısı üzerine meydana koşup zincir oluşturan anneler, evlatlarını yitirdikleri için ağlayan analar, polise çiçek veren, börek ikram eden kadınlar… İşin siyasi tarafını bir kenara bırakırsak nasıl aniden böyle bir araya gelindi, kadınların Gezi eylemlerine nasıl bir etkisi oldu ve Gezi eylemleri kadınların hayatını nasıl etkiledi diye de sormak gerektiğini düşündük ve sorularımızı Psikolog Deniz Aktosun’a yönelttik.

Sık sorulan bir soru ile başlayalım istiyorum. Ne oldu da böyle bir ortam doğdu?

İnsanların vicdanlarını devreye sokmaları gereken ciddi bir olay oldu. O sırada hiçbir siyasi bağ olmadığı için olayın, herkesin direkt vicdanına seslenen bir tarafı vardı. Genç insanların çadırları yakıldı, polis devreye girdi. Daha yumuşak halledilebilecek bir duruma, artan bir sertlikle müdahale edildi. Güçsüze karşı aşırı güç kullanılması insanların vicdanını devreye soktu. O noktada insanlar, çok insani bir reaksiyon verdi. Sadece bu açıdan bile bakarsak Gezi olayları toplumsal bir travma… Bu travma niye bu kadar insanda yankı buldu? Çünkü Türk toplumunun içinde haksızlığa uğrama ya da güçsüzken şiddet görme travması çok tanıdık... İster anneden-babadan dayak yemek olarak alın, ister kendini güçsüz hissetmek veya evlilik içindeki şiddet olarak alın, bunlar istatistiki olarak Türkiye’de çok yoğun yaşanan durumlar. Herkese çok tanıdık geldi. Ve seslerini çıkartabilecekleri, kişisel ve siyasi tarafı olmayan bir konu etrafında oldukları için bu kadar rahat reaksiyon gösterebildiler. En başından itibaren daha çok gençlerin ve kadınların buna tepki vermesinin arkasında belki de bu var.
  
Kadınların güçlü duruşu da herkesi çok etkiledi, hatta eylemlere verilen desteği artırdı gibi görünüyor…

İlk çarpıcı fotoğraf kırmızı elbiseli, akademisyen bir kadına biber gazı sıkıldığı andı. Orada güç dengesizliği açıkça ortaya çıktı. Bir adam bir kadına el kaldırdığında pek çok toplumda “Kadın bir şey yapmıştır; kocasıdır, babasıdır” diye düşünülüyor. Ama burada olayı tüm çıplaklığı ile görüyorsunuz, araya özür koyamıyorsunuz. Siyasi bir konu değil, kişisel de değil. Ve güçsüzken güce karşı ayakta durabilmek saygı uyandırıyor insanlarda. Kadını durdurmak için TOMA’ya ya da biber gazına ihtiyaç yok aslında. Polis bir kadını konuşarak da, kolundan tutup götürerek de, sadece ürküterek de durdurabilir. Ancak kadına dahi böyle bir müdahale yapılması devletin seçimine dair net bir mesaj koydu ortaya.
Kadınlar sizce Gezi eylemlerine ne kattı?

Bir kere meşruluk kattılar. Bu kadar kadının orada olmasından bu olayın farklı olduğunu anladık. Yumuşaklık ve muhakeme de kattılar. Kadınların varlığı olayların gidişatını da değiştirdi. Daha yumuşak, düşünen, başkalarını da anlamaya, şefkat göstermeye çalışan bir eylem haline geldi. Daha pasif ama tutarlı, düşünmeye, hissetmeye yer açabilen bir eylem olması sürekliliğini de sağladı.


Gezi eylemlerine katılan ya da destek vermek için giden kadınlar Gezi’de taciz olmadığını sık sık vurguladı. Bu önemli bir dönüm noktası olabilir mi?

Taciz, negatif maskülenitenin bir parçasıdır. Gezi olaylarının birkaç gün içinde evirildiği yerde toplumun her kesiminin belki eksik hissettiği pozitif maskülenite simgelendi; korumak, kollamak, şefkat ve anlayış gösterebilmek… Belki de çok doludizgin giden negatif masküleniteye bir gem vurulması hareketi oldu. Sanmıyorum ki Gezi’deki erkeklerin hiçbiri bugüne kadar hiçbir kadına ters bir söz söylememiş olsun. Ama onlar da başka bir şeyin mümkün olduğunu, erkek olarak var olabilmek için başka bir alternatifin var olduğunu gördü. Gençlerin başka alternatifler olduğunu görmesi çok önemliydi.

 Okuduğum bir makalede kadınların organizasyon yeteneğinin parktaki düzende büyük rol oynadığı söyleniyordu…

Dünyadaki en başarılı 500 şirketin yönetim kurullarına bakıldığında başarısı sürekli olanların hepsinde kadın var. Kadın sayısı arttıkça başarı ve başarının sürekliliği artıyor. Bu, kadınlar daha iyi yönetici olduğu için olmuyor. Kadınlar ile erkeklerin birlikte çalıştığı denklem her zaman daha iyi sonuç verdiği için oluyor. Erkekler başarı için risk almayı, atik olmayı, hızlı karar vermeyi başarırken (ki bazı kadınlar da böyle) kadınların da riski daha gerçekçi değerlendirme, organize olabilme, geri ile ileriyi bağlayabilme, başkalarının duygularını hesaba katabilme yetileri çok daha yüksek. Bunun karışımı ve arasındaki gelgitler daha gerçekçi, daha bütünsel bir şekilde hayatın devam etmesini sağlıyor. Dengeler kurulunca hayat daha kolay ve yapıcı ilerliyor. Dolayısıyla tahmin ediyorum kadınla erkeğin eşit bir şekilde bir arada yer alabildiği ve kadınların kendilerini kendileri gibi ifade edebildikleri, kadınlıklarını daha net ortaya çıkartabildikleri bir yer oldu Gezi…

 Farklı kesimlerden kadınlara birbirlerini anlayabilme şansı da verdi değil mi?

Türkiye’de kadın olma hali muhafazakar, devrimci ya da ilerici olmaktan daha belirleyici bir kimlik. Görüntü bambaşka olabilir, kisvesi bambaşka olabilir ama duygu bazında yaşadıkları birbirine çok benzer şeyler… Ekonomik farklılıklar olsa da yine çok fazla benzerlikler var. Türk kadınının anlayacağı, yapacağı, anlatacağı ve değiştireceği çok şey var. Bu olabildiği zaman toplumumuz birbirine saygı duyarak, koruyarak ilerleyebilecek. Gezi eylemlerinin birbirimizi dinlemek ile ilgili cesur olmamıza neden olmasını umuyorum.




Toplumsal bir travma olduğunu söylediniz; bu travma bireysel olarak bizi nasıl etkileyebilir?

Kişisel ilişki terapistiyim ve travmaların kişiler ve kişisel ilişkiler üzerindeki etkisini önemsiyorum. Travma köklü değişim demek. Büyük bir değişikliğin ardından hayata bakışımızı değiştirmek zorunda kalırız. Eğer kişi daha önce travma yaşamışsa ve bunun izleri duruyorsa toplumsal bir travma tetiklemeye neden olabiliyor. Trafik kazası geçiren kişi belli bir süreci yaşadıktan sonra bu travmayı atlatıyor. Ancak daha önce bundan daha büyük bir kaza geçirdiyse ya da annesini bir trafik kazasında kaybettiyse bu küçük kazanın etkileri daha karmaşık oluyor. Bir önceki travmadan kalan kayıp, korku hissi, hayata karşı negatif bakış yeniden tetikleniyor. Böylece yeni travmanın gerektirdiğinden çok daha büyük bir reaksiyon veriyor. Ya da aile içi şiddet yaşamış bir kişi televizyondaki şiddet görüntüleri nedeniyle travma yaşayabiliyor. Toplumsal travmalara da biraz böyle bakmak lazım.


Bazı insanlar için bir aydınlanma da olmuş olabilir mi?

Tabii. Kendi pratiğimde de görüyorum. Gezi olayları toplumun bir kesimine ilk defa ve gerçekten kendi kimliğini sorgulama fırsatı verdi. Bir kadına gaz sıkılıyorsa, copla vuruluyorsa, bütün siyasi etkilerden arındırarak, “Ben ne hissediyorum, vicdanım nerede?” diye sorguladık. Ve kimliğimiz ile ilgili olduğumuz yeri beğendik ya da beğenmedik. Yaşadığımız hayatı da sorguladık. Dolayısı ile birçok kişinin hayatında etkileri oldu. İnsan kendini bu kadar sorguladığı dönemde yanındakileri de sorguluyor, farklılıkları fark etmeye başlıyor. Sen gazdan dolayı kuşlar öldü diye üzülüyorsan ve yanındaki adamın üzülmediğini fark ediyorsan sorgulamaya başlıyorsun ilişkiyi. Türkiye’de devletin hesaplaşma geleneği yok, insanların özel hayatlarında da böyle bir alışkanlıkları yok. Belki de ilk defa böyle bir şey oldu, hesaplaşmalar başladı. Tabii daha çok başındayız. Terapi odamda Gezi olaylarının ilk birkaç haftasında çiftler Gezi olaylarından mı konuşuyorlar kendi ilişkilerinden mi konuşuyorlar diye karıştığı zamanlar oldu. Güç dengesinin anlatıldığı kelimeler karıştı. Benim “Şimdi neredeyiz?” diye netleştirmek zorunda kaldığım zamanlar oldu.

Bazı ilişkilerde bir dönüm noktası oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

Son 15-20 senedir çiftlerin bir araya gelmesinin nedenlerinin altında daha çok nasıl para kazandıkları, nasıl para harcadıkları gibi faktörler yatıyor. “Birlikte şunu içmeyi seviyoruz” ya da “Aynı yerde çalışıyoruz” deniliyor ve bunlar ortak olduğu için diğer alanlarda da nasıl olsa uyum yakalanacağı düşünülüyor. Şimdi birçok insan beklentileri doğrulandığı için daha da yakınlaşırken bazıları da hayal kırıklığına uğradığı için bir karar aşamasına gelebiliyor. Tabii böyle bir toplumsal travmanın etkilerinin ne olacağını şimdiden söylemek çok zor.
  
Şu aşamada ilişkisi hakkında kafasında soru işareti olanlara neler söylemek istersiniz?

Çok büyük bir fırsat… Bu değişiklikler, travmalar olmasa daha güzel değişimlerin, daha yaratıcı keşiflerin yaşanması mümkün olmazdı. Daha iyi bir hayat, daha iyi ve içten bir ilişki kurmak ya da içten olmayan bir ilişkiyi bitirmek, kendini tanıyıp kendi ihtiyaçlarını bilip ona uygun biriyle birlikte olabilmek ihtimalini artırıyor. İlişkiler bitecek diye bir şey yok ama tanımları değişebiliyor. Gönülden bağlı olduğunuz, aynı olduğunuzu düşündüğünüz bir eşle mesafeli bir eşlik durumunu kabul edip devam edebilir ya da çok daha mesafeli ve sizi anlamadığını düşündüğünüz biriyle “Beni gerçekten anladığı yerler var” diyerek daha yakın bir ilişki sürdürmeye başlayabilirsiniz.





























Read more...
Related Posts with Thumbnails